
Bu Blogda Ara
22 Temmuz 2011 Cuma
Halo Etkiniz Hep yüksek Olsun...

14 Haziran 2011 Salı
Sokakta Ne Moda? Sen Karar Ver...
Site: "kombinle-paylaş-puan ver" esasına dayandırılmış. Benetton marka bir ürünün yanında diğer markalardan yapılan seçimlerle oluşturacağınız kombinasyonu site kullanıcılarının beğenisine sunuyorsunuz ve en çok oy alanlar arasına girerseniz 50
0 TL - 300 TL veya 200 TL değerindeki hediye çeklerinden birine sahip oluyorsunuz. Ayrıca kampanya süresince de Benetton markalı ürünlere indirimli sahip olma şansı tanınmış.Markaların son zamanlarda artan sosyal ağ aracılığı ile tüketiciyle iç içe olması çabalarının gördüğüm en güzel örneklerinden biri olunca sizlerle paylaşmak istedim. Crowdsourcing kokusunu da aldığımız sokaktanemoda kullanıcılarının ağırlıklı bayanlar olduğunu söylememize gerek yok sanırım. Giyinmeyi ve daha da önemlisi beğenilmeyi sevenler bayanlar için (sanırım neredeyse tümü :)) vaz geçilmez olmaya aday olmakla birlikte, uygulama olarak o boyutlara ulaşmasa da, takibi açısından bayların da bayanlardan aşağı kalmayacağını düşünmekteyim.
Unutmadan, lansmanı 11 Haziran'da popüler blog yazarlarınca Benetton Suadiye Mağazasında gerçekleştirilmiş. Kısacası lansmanından, içeriğine oldukça başarılı bulduğum sokaktanemoda konsepti için Onur Yüksek, Benetton ve tüm ekibe naçizane tebriklerimi iletmek isterim...
5 Haziran 2011 Pazar
Süper Lig Pazarlama: Ver Parayı Al İsmi; İsmin Anılsın,Bilinirliğin Artsın!!!
Gelişen bu endüstri günden günede pazarlamanın spor ile olan uğraşının artmasını beraberinde getirmiştir. Spor Pazarlaması ve futbol pazarlaması hem ülkemizde hem de (özellikle Avrupa olmak üzere) dünyada önemli bir bilim, çalışma ve yatırım alanı haline gelmiştir.
Spor pazarlaması söz konusu olduğunda da en öne çıkan noktalardan biri spor sponsorluğudur kuşkusuz.

Bu tümdengelim girişi ardından esas değinmek istediğim konuya başlayalım.
Ülkemizde de son yıllarda markalar/işletmeler sporu ve elbette özellikle de futbolu pazarlama planları içerisinde yoğun bir şekilde kullanıyorlar. Spor pazarlaması içerisinde sponsorluk kullanımı da Avrupa’daki kullanımı boyutlarına ulaşmasa da, Türkiye’de de en önemli spor pazarlaması kullanımlarından biri. Bu noktada da en göze batan örnek Süper Lig isim hakkının kullanımı.
2005 yılında TFF tarafından yapılan ihale sonucunda isim hakkını alan Turkcell, bu alanda Türkiye’de bir ilke atmıştı. O günden itibaren en üst kademe futbol ligimiz adı Turkcell Süper Lig olarak anılmaya başlandı. Turkcell’in süper lig markasına yaptığı katkının yanı sıra süper lig markasının da Turkcell’e yaptığı katkılar yadsınamaz kuşkusuz. Ancak Turkcell bu kullanımı oldukça başarılı yönetti. İşi sadece “ver parayı al ismi, ismin anılsın, bilinirliğin artsın…”

ile sınırlı tutmadı. Yazılı ve görsel basın reklamları ile bu sponsorluğunu sık sık vurgulayan Turkcell, “Turkcell Süper Lig” markalarının algılara oturmasını sağlarken yeni ligin bu adının futbol izleyicilerince iğreti bulunmamasını sağladı. Hatta zamanla Turkcell’siz Süper Lig telaffuzunun sırıtır hale gelmesini başardı. Bunu sağlarken ve süper lig markası ile kazan-kazan peşinde iken reklamlarla da sınırlı kalmayan Turkcell, yeni uygulamalar (Turkcell Fair Play Lig gibi), paralel sponsorluklar (Milli Takım, Anadolu takımları sponsorlukları gibi) ile bu bağı güçlendirdi. 5 yıllık süresi dolduğunda yine çok başarılı bir reklam kampanyası ile sponsorluğu, kendinden “maddi” olarak daha fazla bir maliyete katlanan Spor Toto’ya devretti. 2010-2011 sezonu itibariyle artık Turkcell Süper Lig tarih olmuş ve Spor Toto Süper Ligi doğmuştu.
Spor Toto Süper Ligi’nin ilk sezonunu geride bıraktık. Belki bir yıllık süreç ile beş yıllık süreci karşılaştırmak tam doğru olmayacak ama ilk yıl önemli sonuçlar, ipuçları vermekte. Önce artısından bahsedelim hatta: Türk futboluna 424 milyon Dolar’lık (5 yılda 2,5 milyar Dolar’a ulaşacak) yatırım. Turkcell’in 10 milyon Dolar’lık katkısını düşündüğünüzde tutarın büyüklüğü biraz daha net olarak ortaya çıkıyor. Kuşkusuz yadsınamaz bir katkı ama maddi boyutundan ziyade bizim irdeleme konumuz pazarlama. Bu bağlamda baktığımızda ise özetle; maddi katkıda Spor Toto Turkcell’i kaça katladıysa, pazarlama boyutunda Turkcell’in Spor Toto’yu aynı oranda katladığını söylersek abartmış olmayacağımızı düşünüyorum. Geride kalan bir yılda basında zorunlu olarak yer alması gereken Spor Toto Süper Lig’i dışında herhangi bir reklam hatırlamıyorum maalesef. Ne Fair Play Ligi gibi bir uygulama söz konusu ne bir benzeri. Aradan bir yıl geçti ancak Spor Toto Süper Lig ismine halen ısınamadım; birçoğunuzun da benim gibi düşündüğüne eminim. Aslında çok şey sayılabilir, birçok pazarlama eksiği, birçok pazarlamasızlık… Ama ortada pazarlama uygulamaları anlamında görünen zaten bir şey olmadığından bunlardan bahsetmek yersiz ve gereksiz diye düşünüyorum. Ancak öncelikle Bekir Yunus Uçar’ın sözlerine yer vermek, sonrada kısaca bir cevap vermek istiyorum.
Şöyle diyor Sayın Uçar: “Spor Toto Süper Lig adıyla önemli bir çalışmaya imza attık. Bu sponsorlukla hasılatımızın yüzde 15 artacağını bekliyorduk. Ancak hasılatımız bu sponsorluk sonrasında yüzde 22 artış oranı yakaladı. 5 yıl içinde ödeyeceğimiz sponsorluk bedelini 5 ay içerisinde geri aldık. 400 milyon liranın üzerinde ilave bir hasılat elde ettik.”
Güzel bir sonuç Spor Toto teşkilatı adına ama bence eksik yapılmış bir açıklama. Bu hasılat artışının Spor Toto’nun hangi ürünlerinde yakalandığının önemli olduğunu düşünüyorum. Keza bu artışın Spor Toto’nun kendi adını taşımayan markası İddaa üzerinden sağlandığına inanıyorum. Ve bu artışta da lige isim verilmesinin en düşük katkılı faktör olduğunu düşünüyorum. İddia’nın sanal ortamdan birçok aracı şirket tarafından oynatılabilinmeye başlanması, İddaa’daki seçeneklerin çoğaltılması (gerek bahis türlerinin artması, gerekse basketbol gibi branşların da eklenmesi gibi), toplumda bahis alışkanlığının oturması ve yaygınlaşması gibi faktörlerin bu hasılat artışındaki esas faktörler olduğunu düşünüyoru
m. Sayın Uçar’ın kendilerinin Süper Lig’e olan katkılarından da bahsetmesini çok isterdim. Elbette maddi katkı dışında. Keza onu hiçbir zaman yadsımıyoruz ama markaya verilecek olumlu katkı; Süper Lig markasının marka değerinin artırılması, belki uzun vadede 2,5 milyar dolarlarında üzerindeki maddi katkıyı beraberinde getirecektir.
Turkcell, “Turkcell Süper Lig hiç bitmesin…” derken kuşkusuz Süper Lig kısmını kastediyordu. Aynı sloganı Turkcell kısmı için de ben yineliyorum…
Umarım önümüzdeki sezondan itibaren Spor Toto’nun Süper Lig marka değerini artırıcı faaliyetlerini, pazarlama/reklam çalışmalarına bol bol şahit olur, buralarda keyifle bu başarı öykülerinden bahsederiz. Ayrıca Spor Toto teşkilatı, her zaman eleştirilen kamunun pazarlama eksikliğini de gideren en güzel örnek olmuş olur, kamu pazarlaması başarı öykülerinin en güzelini yazar ve kamu pazarlamasında kartopu etkisi yaratır.
7 Mayıs 2011 Cumartesi
3 Nisan 2011 Pazar
Nöbetleşe Tüketim
Çok uzaklardan başladık belki ama Dünya’nın var oluşundan bugüne aralarındaki denge belirli zamanlarda belirli değişkenlikler gösterse de Dünya ve Ay’dır; Tüketim ve Üretim. Hazır olanı tüketmeye başlayan insanoğlu, kendi üretip tüketmeye devam etmiş; iletişim, nüfus, teknoloji , kültür, ekonomi, vs. ve pazarlama! geliştikçe gereksinimleri için tüketen tüketiciler, istekleri, hazları için de gün be gün daha çok tüketmeye başlamıştır. Daha çok tüketim, üretimi de artırmayı gerektirir kuşkusuz ama bilinen ve hep tekrarlanan gerçek; insan ihtiyaçları sınırsızdır ancak kaynaklar kıttır! Peki özellikle günümüz Dünya’sında
bu dengenin hangi tarafında olanlar kazanır? Tüketenler mi? Üretenler mi? Ekonomik sınırların ortadan kalktığı Dünya’da üretenin tüketiciyi, talep edenin de talep ettiğine daha rahat ulaştığı aşikar. Dünya’yı tek bir bütün olarak düşündüğünüzde kaba hatlarıyla üretim-tüketim dengesinin sağlanmış olacağını söylemek pek yanlış olmasa gerek. İşte bu noktada ekonomik olarak ortada olmayan sınırları siyasi bölge olarak yerine koyduğumuzda üreten > tüketen’i sağlamış ülkeler kazananlar; tüketen > üreten ülkeler ise kaybedenler tarafında kalacaktır. Ülke ekonomilerine baktığınızda bunu görmek zor değil.
Aslında bu kadar laf kalabalığı yapmamın tek nedeni; Nöbetçi AVM uygulaması. Daha ne kadar tüketen bir toplum haline gelebiliriz inanın kestiremiyorum. Gece 01:00’da, 02:00’da bizleri AVM’ye götürecek ne denli ihtiyaçlarımız olabilir? Veya sadece AVM’lerde vakit harcayacak kadar asosyal bir toplum muyuz gerçekten?
Geçenlerde TESK Genel Başkanı Bendevi Palandöken; “Sadece geçen sene tüketici kredileri 41 Milyar Lira arttı. Halkımız henüz kazanmadığı 41 Milyar Lirayı peşinen harcadı.” dedi ve bu ivmenin devam etmesi halinde ödeme zorluğu çekecek ailelerin dara düşeceğini ve sosyal sıkıntıların artacağını ekledi. Haksız mı?
Ama en büyük alkışı, nöbetçi AVM uygulamasını eleştirenlere verdiği "mükemmel" savunma cevabı ile Jones Lang LaSalle Türkiye Başkanı Avi Alkaş'a gönderiyorum: "Nöbetçi eczane oluyor da, niye nöbetçi AVM olmasın..." Yorumsuz, gerçekten yorumsuz...
25 Mart 2011 Cuma
Özgürlük Keyiflidir....
2 Mart 2011 Çarşamba
DOĞRULAR ve Yanlışları...
Aslında bazı markalar bunu yapabilir; yani kendisinden bahsedilmesi, biraz gündem oluşturmak için reklamlarda amiyane tabirle "geyik"leşebilir. Ama geniş kitlelere yeni yeni ulaşan bir marka iseniz kaynaklarınızı daha etkin kullanmanız daha akılcı olacaktır. (Ayrıca kaynak sıkıntısı olmayan büyük markalar geyikleşebilse de bu boyutta olmaz tabi, yanlış anlaşılmayalım. "geyik" kısmı yine kaliteli olur. Bakınız: son zamanlardaki Vodafone Uçan Selim reklamı veya geçmişteki Vodefone Geyik Muhabbeti kampanyası... Bu başlıca apayrı bir konu.)
Doğrular Ev Ürünleri özelinde devam edelim... Öncelikle markanın sahip olduğu ürünler, özellikli ürünler değil. Yani tüketicilerinin çoğunun "marka" özelliğine pek önem vermediği ürün grubu: ütü masası, çamaşır kurutmalığı, profil merdiven vs... Bu ürünlerde tüketiciye sizin markanızın daha farklı olduğunu ve sizin markanızın seçilmesinin "şu şu.. " artıları olacağını kabullendirmek oldukca güç. Bu ve benzeri ürün gruplarından ürün bazlı reklam yapılacaksa, ürünün gerçekten alternatiflerinden neden farklı olduğunun açıkca ortaya konması gerekir. Tüketici bu markalı ürünü gördüğünde onun o farklı özelliklerini hatırlamalı; güldüğü reklamı değil. Mesela buna en iyi örnek İhsan Varol'un oynadığı Erpen reklamı:
biz diğerlerinden çook farklıyız erpen | izlesene.com
Elbette geniş kitlelere ulaşmada yeni olan, büyüme iştahlı bu tarz markaların bir başka reklam seçenekleri de "kurumsal reklamlar" olabilir. Markanızı tanıtırsınız, ürünler geri plandadır. Aslında Doğrular için bu daha doğru bir tercih olabilirdi. Çünkü doğruların esas faaliyet alanının, bugüne kadar ki büyümeyi getirenin fason üretimler olduğunu düşünüyorum. (Eğer öyle değilse bile bu alan bence bu ürün grubu için en iyisi) O nedenle son tüketiciye değil de sektörün büyüklerine (ulusal ve uluslararası) yönelik reklam yapmak daha iyi getiriler sağlayabilir. Ama markanın bu alanda son tüketici için farklı ve aranan bir marka olma isteği, çabası da takdir edilebilir...
Bu yazıyı yazmak aklıma gelince, sanal alemde de biraz araştırdım Doğrular'ı. Aslında günümüz pazarlama trendlerini takip etme çabasında bir görüntüleri var. Örneğin facebook'da kurumsal sayfaları var. 82 tane de takipçileri (umarım hepsi kendi çalışanları değildir). Youtube'da da varlar. Orada da 1 tane üyeleri mevcut!!!.
Her neyse; reklam filminden çok fazla uzaklaşmayalım; ana temamız orası. Özetle reklam filmini beğenmemekle birlikte, marka için faydasız buluyorum... Belki takip ediyorlardır gerçi ama, var olma çabalarında oldukları sanal alemde özellikle ekşi sözlük ve twitter'dan reklam tepkilerini okumalarını tavsiye ediyorum.
Reklamın iyisi kötüsü olmaz diye birşey yok.. Kötüsü olur, hem de çok kötüsü olur. Hele bir de ciddi paralar verilip yapılırsa çok ama çook kötü olur.

Not: Bu arada Doğrular resmi sitesinde "Bizden Haberler" kısmında site yöneticisi düğünlerdeki "seeee, see, ses 1-2" şeklindeki deneme tadında bir deneme yapmış ama orada da unutmuş sanırım. Çok önemli değil kuşkusuz ama gözüme takılmışken hem paylaşayım, biraz eğlenelim dedim hem de belki farkındalık yaratır, düzeltilmesine aracı olurum diye düşündüm.. Görmek için yandaki resime tıklayabilirsiniz.
15 Şubat 2011 Salı
Üç Yaşındaki Çocuk Altı Yaşındaki Çocuğun Yarısı Değildir...
Bu arada Fatmanur Erdoğan'ın yorumunu da atlamayın...
9 Şubat 2011 Çarşamba
Türk Markalarından Başarı Manzaraları...
eme şirketleri listesi K
üresel Top 100’de kendisine geçen sene 11. sırada yer bulan Ülker bu sene 9. basamakta yer bularak ilk 10’a girme başarısı gösterdi. Kuşkusuz Türkiye markacılığı açısından sevindirici bir haber. Ben de yıllardır bir Türk markasının Interbrand veya Millward Brown en değerli Top 100 markaları listesinde yer alması hayalini kuruyorum. Önceden de bu hayalim ve bunu başarabilecek markalarımız hakkında bazı ön görülerimi paylaşmıştım. Interbrand geçtiğimiz günlerde 2010 yılının en iyi 100’ünü açıkladı. Maalesef yine bir Türk markası yok. Ancak bu sefer daha inançlıyım. 2011 veya 2012 listesinde mevcut ivmesini devam ettirir ise Türk Hava Yolları’nın (Turkish Airlines) bu listeye girmeye aday birinci sıradaki Türk markası olduğunu düşünüyorum. Gerek gelişen hacmi, büyüyen filosu, hizmet verdiği nokta sa
yısındaki artış ve gerekse de reklam-pazarlama yatırımları bu öngörümün temel dayanakları. Söz THY’den açılmışken, havacılık sektörünün önemli uluslararası yayınlarından olan Air Transport World (ATW) tarafından THY’ye 2010 "Pazar Liderliği" ödülü verdiğini hatırlatalım. Son derece değerli (özellikle havacılık sektörü için)bu ödül nedeni ile ülkemize ve ülke markacılığına olan katkılarından dolayı THY’ye teşekkürler.
Hazır böyle bir yazı yazmışken ulusal marka değerlendirme şirketlerinden birinde (Interband, Millward Brown veya diğer) Top 100’de yer bulması olası ilk Türk markası sizce hangisi olduğunu ölçmeye yönelik sağ sütunda bir ankete yer verdim. Değerlendirmeleriniz için şimdiden teşekkürler.
5 Şubat 2011 Cumartesi
Karadeniz Esintisi, Fırtınanın Mı Habercisi...
ak ama tam olarak kopmadan. Keza bu sene Trabzonlular hatta Karadenizliler için ayrı heyecanlı, ayrı önemli.Bu sene önemli çünkü Trabzonspor 27 yıllık hasretini dindirmeye çok yakın. Her ne kadar son iki haftadır algılara aksini yerleştirme çabaları olsa da, korku psikolojisi yaratılmaya çalışılsa da gerçek bu. 2010-2011 sezonunun ilk yarısını 42 puan gibi lig tarihinin en başarılı derecelerinden biri ile bitiren Trabzonspor şampiyonluk başarısına çok yaklaştığı bu noktaya kolay ulaşmadı. Üç sene önce hatırı sayılır derecede transfer yapılırken, “geleceğin takımını kuruyoruz” söylevleri, bundan önceki başarısız olunan dönemlerdeki uygulamalarının aksine günü kurtarmaya yönelik vaat olmaktan çıkıp gerçekten geleceğe yapılan uzun vadeli yatırım olarak devam ettirildi. Sonraki sezonlarda birkaç transfer takviyesi ile devam etti takım. Bu süreçteki en büyük sekte ise Ersun Yanal’ın görevden alınışı ve Hugo Bross gibi Trabzon ve Trabzonspor kültürüne uymayacak biriyle yola devam etme kararıydı. Onun dışında izlenen transfer politikası, yönetimdeki istikrar hepsi yolundaydı. Aslında Hugo Bross yerine Şenol Güneş düşüncesi yönetimin en büyük ideali idi. Devam eden planı en iyi tamamlayacak doğru karar alınmıştı aslında ama o dönem Şenol Güneş’in kendi hedefleri ve sağlam kişiliğinin gereklilikleri neticesinde bu karar ertelenmişti. 2009-2010 sezonun ilk yarı sonlarına doğru bu karar uygulanabildi ve bugünkü gelinen noktanın en önemli adımı tamamlanmış oldu. Kaldı ki bu adımın lig sonunda da şampiyonluk turu atan takımın Trabzonspor olması ile ne kadar doğru olduğunun çok sesli olarak dile getirileceğinden eminim.
Şu an uzun vadeli plan yolunda gidiyor olmakla birlikte elbette aralarda aksaklıklar çıkıyor. İlk başlarında da biz taraftarlar geliyoruz. Saman alevi gibiyiz. Kısa vadede bir parlıyor, bir carlıyoruz. Bir hafta deplasmanda 60.000 taraftar ile seyirci rekoru kırıyoruz, bir hafta tribünü dolduramıyor ve alınan bir beraberlik nedeni ile oyuncumuzu yuhalaya biliyoruz. Elbette bu aslında Karadeniz insanın yapısından ileri gelen bir sonuç. Ama başarı isteniyorsa, özeleştiri yapıp bazı özelliklerimize huylarımıza gem vurmamız gerekiyor. En azından belli bir süre. Karadeniz insanının yapısını bilen, Trabzonspor başarısı karşısındaki topluluklar zaten bu özellikten ziyadesi ile istifade etme yarışında. Gerek rakipler, gerekse rakiplerin başarılarından nemalanacak olan 3. Kişiler ısrarla taraftarda ve en büyük eksikliği tecr
übe olan takım oyuncularında korku ve panik psikolojisi yaratmanın peşinde. Bu noktada Trabzonspor’un en büyük avantajı gerek tecrübesi gerekse kişiliği ile yine Şenol Güneş’tir. Taraftarın yapması gereken ise çok basit: Şenol Güneş’in her beyanını idrak ederek, sindirerek ve en önemlisi anlayarak dinlemek ve ona göre hareket etmek.
Aslında pazarlama boyutunda da bu son üç sezonluk süreçte çok başarılı adımlarımız var. Ki bunun sahadaki başarıda da oldukça önemli katkısı bulunduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki 61. Dakika şovları. Karakter ile birebir uyuşan ve son derece kanıksanan bir uygulama. Artık dakika şovu Trabzonspor’a hastır. Bundan sonra yapılacak olan taklide girer. Belki ilk yapan Trabzonspor taraftarı değildir ama en doğru yapan ve benimseten o dur. Dolayısıyla sahibi de o dur. Bir diğeri Brezilya basınına bile konu olan maç sonrası kolbastı gösterisi. Yöresel özelliklerle tüm ulusa yayılış. Sırf bu şovu izleyebilmek için Trabzonspor’un kazanmasını isteyen başka takım taraftarı arkadaşlarım var. Bir de şu maskot işini çözebilsek çok güzel olacak. Bu konuda halen Laz İdris’i çok yakıştırıyorum. Eğlence boyutlu bu uygulamalar yanı sıra HES projesi , Trabzoncell, yeni stat projesi, Basketbol Şubesi, TS Club ve artan şube sayısı ve benzeri çalışmalar diğer başarılı adımlardır. Belki bunların içerisinde önemli bir getirisi olan projelerde bulunmaya bilir ancak rekabet ettiğiniz markalar ile yarıştığınız platformda aynı/benzer ürünlerle yer almanız bir şarttır. Ben de bu ülkenin en büyükleri içerisindeyim diyecekseniz sadece sportif başarı ile yarışmanız yeterli olmayacaktır.
En önemli hususlardan biri de Trabzon’un sürükleyici, devrimci yapısıdır. Bunu da burada uzun uzun anlatmaya gerek yok. Yılmaz Özdil’in 01.12.2010 tarihli “Trabzon Travmadır” başlıklı yazısını okumak yeterli. Yılmaz Özdil’in bahsettiği gibi bu unsur da tamam iken, Trabzonspor’un sezon sonunda başarıyı yakalaması kaçınılmazdır. Yılmaz Özdil’e şöyle bir ekleme yapayım sadece: kendisi Trabzon’un peşinde sürüklediği Anadolu takımlarından bahsetmişti yazısında. Bu sene bu sürükleyiş yalnızca Süper Lig ile de sınırlı değil ayrıca. Girişteki “Karadenizliler için önemli” ifademin de esas temeli buydu. Bank Asya 1. Lig’inin şu an itibariyle (18. Hafta) ilk üç sırasına bakalım: 1. Ordu Spor, 2. Samsun Spor, 3. Çaykur Rize Spor… Kim ne derse desin, Mayıs 2011 sonunda tekrar görüşelim. Bu sene Karadeniz senesi… Ayrıca Yılmaz Özdil’in de dediği gibi bu başarı bu seneyle de kalmaz, bu ivmeyle en az birkaç sezon daha devam eder. Hele ki 18 takımın 5’inin Trabzon, Ordu, Ç.Rize, Samsun (veya Bolu) ve Karabük Spor’dan oluştuğu bir 2011-2012 sezonu düşünün.
Türk Futbolu uzunca bir süre Karedeniz etkisinde sürüklenmeye hazır olsun…
