Bu Blogda Ara

15 Nisan 2008 Salı

Bu Organik Tarım'da Kesin Bir Pazarlamacının Parmağı Var!!!

Son zamanların en gözde kelimesi hiç kuşkusuz “sürdürülebilirlik”. Her alan da sonuna bir terim eklenerek irdelenmekte, gündeme getirilmekte: sürdürülebilir fiyatlama, sürdürülebilir dağıtım, sürdürülebilir promosyon, sürdürülebilir tüketim, sürdürülebilir üretim ve pek tabi sürdürülebilir pazarlama ve daha nice sürdürülebilirler…

Sürdürülebilirlik konusu bu sene Adana’da düzenlenecek 13. Ulusal Pazarlama Kongresi’nin de ana teması. Ve bu kongrenin ilgili sitesi http://pazarlama2008.cu.edu.tr/ adresinde de sürdürülebilirlik şu şekilde tanımlanmış: “Sürdürülebilirlik, bir toplumun, ekosistemin ya da sürekliliği olan herhangi bir sistemin işlerini; kesintisiz, bozulmadan, aşırı kullanımla tüketmeden, ya da ana kaynaklara aşırı yüklenmeden sürdürebilmesi yeteneğidir.” Yani sürdürülebilirlik, doğamıza yönelik, yaşam alanlarımızı daha yaşanası kılmak amaçlı, daha bilinçli tüketiciler olmamızı hedefleyen bir anlayış. Hiç kimsenin hayır demeyeceği ve destekleyeceği bir anlayış. Burada esasen sürdürülebilirliği pek ele almayacağım, biraz daha geçmişe gidip organik tarıma değineceğim.

Biraz daha geçmişe gideceğim dememden kasıt, sürdürülebilirlik bu kadar revaçta olmadan önce birkaç yıl öncesinden her yerde duymaya başladığımız organik tarım ifadesinin, bu güne kadar hızla kullanımının artması, her şeyin organiğini arar olmamız. Organik domates, organik elma, organik çilek vesaire vesaire… İşte bu organik tarım hikâyesi de sürdürülebilirlik anlayışıyla aynı yönlü. Zaten organik tarıma da artık sürdürülebilir tarım denildiğine de sıklıkla rastlıyoruz. Ve iddia ediyorum bu organik tarım fikri bir pazarlamacının işi. En azından pazarlama tarafı baskın olan birisinin.

Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı organik tarım tanımını ve amacını şu şekilde yapmış: “Organik Tarım; üretimde kimyasal girdi kullanmadan, üretimden tüketime kadar her aşaması kontrollü ve sertifikalı tarımsal üretim biçimidir. Organik tarımın amacı; toprak ve su kaynakları ile havayı kirletmeden, çevre, bitki, hayvan ve insan sağlığını korumaktır.” Şimdi benim burada itirazlarım var. Yıllarca hormonlu besinlerin satılmasından, gübreli gıdalarla beslendiğimizden şikâyet ettik. Bu uygulamaların yanlış olduğunu sadece satın alan değil, satan da kabul ediyordu ve ısrarla hormon kullanmış da olsa bunun böyle olmadığını iddia ediyordu. Şimdi ise en yetkili kurumdan, pazardaki satıcıya kadar hepimiz bu kimyasallara karşı savaş açtık. Yani birden bu uygulamanın varlığını tüm toplum aynı anda kabullendik. Diğer bir itirazım yine aynı düşünceden doğuyor. Zaten olması gereken her şeyin doğalı değil midir? Pazara çıktığımız da, markete gittiğimizde ısrarla hormonsuz değil mi? sorusunu sorarak alışveriş yapıyorduk zaten. Öyle ve ya değil bilememekle beraber, bize hormonsuz olduğu söylendiği için satın alıyorduk. Ama şimdi ne çıktı? Birden hepimiz organik ürünler ister olduk. Ve bunlar için kat be kat fazla paralar ödemeye razı olduk. E biz eskiden de zaten hormonsuz ürün talep edip onu alıyorduk, şimdi de hormonsuz ürünü talep ediyoruz ve alıyoruz ama çok daha fazlasını vererek. İşte bu yüzden bu işin içinde mutlaka pazarlamacılar var!!! Aynı ürünü algılarımızla oynayarak, “jan jan”lı bir isim ile yüksek kârlarla satıyorlar. Bunu ancak bir pazarlamacı yapar.

Aslında organik tarım çıktı çıkalı, yoğun kimyasallı ürünlerde meşru olmuş oldu. Aynı domatesin bir hormonlusu, bir de organiği yan yana satılabiliyor. Maddi durumunuz iyi değilse, sağlığınızı çok fazla önemsemeden cebinizi düşünüp hormonluya yöneliyorsunuz. Maddi durumunuz iyi ise, hatta biraz bile iyi ise organik olana. Hem de fazlasıyla ödeyerek. Sonuçta sağlık söz konusu olan. Hele bir de çocuk sahibi iseniz isterse on katı olsun, alınacak olan organik olanı.

Elbette organik tarımı sadece hormonlu hormonsuz ürün ayrımıyla açıklamak doğru değil. Çok daha geniş kapsamlı, üzerinde uluslar arası projelerin yürütüldüğü çok ciddi ve profesyonel bir anlayış. Ama işin güncel, yaşamımızda ki boyutu daha çok yukarıda açıkladığım şekliyle. Yani bu işin içinde kesin pazarlamacılar var, KESİN!!! :)

Aslında sürdürülebilirlik ve bunun paralelindeki organik tarım, yeşil pazarlama, kimyasını bozduğumuz dünyamızın geri kazanılmasına yönelik çabalar. Bir rekabettir, bir koşuşturmacadır önceliklerimizi arka planlara itip(sağlık, doğa, huzur, mutluluk vb…) çok fazla maddiyat odaklı olduk. Şimdi biraz biraz bunu düzeltmeye çalışıyoruz. Yine son zamanların önemli eğilimlerinden “yavaş yaşam/slow life” da bunun güzel örneklerinden birisi. Çok hızlı yaşamaya başladığımız hayatı artık yavaşlatmanın zamanının geldiğini, kendimize, ailemize, doğaya daha fazla vakit ayırmamız gerektiğini savunuyor slow life. Daha sosyal olmamız gerektiğini söylüyor.

Belki bunları bir gün başaracağız: daha yeşil doğamız, yavaş/sakin bir hayatımız, hormonsuz yiyeceklerimiz, uzun yıllar yeterli enerjimiz, sağlıklı vücutlarımız olacak. Sonra mı? Yine sil baştan, onları tüketmeye eski hızıyla devam ve sonra tekrar sürdürülebilirlik…

2 yorum:

mehmet dedi ki...

organik ürün üreticilerinin en büyük sıkıntısının pazar yani pazarlama olduğunu biliyormusun? ben organik ürün yetiştirin diye çiftçiye anlatırken bana bunu kim alacak diye soruyorlar.. talep var mı var! üretim var mı? tedirgin üretim var! pazarlama kolu apayrı ve ihtiyaç duyulan bir durum.. tabiki olacak pazaralaması bu işin.. sen öyle yzmışsınki sanki pazarlamcılar akbaba! burda tek bir akbaba var oda bu duvara yazdığın yazıyla taıp tutmandan ötürü sensin.. aptal!

tantalos dedi ki...

vallahi ne diyeyim bilemedim aslında üstteki yorumdan sonra.

bir pazarlamacı işi midir? kesinlikle öyledir. pazarlamacının birinci vazifesi ihtiyacı tespit etmek. nihayetinde etmiş de.
peki sevgili ahmet; yıllarca toprağı, suyu, havayı kimyasallarla kirletmişiz, üstüne yetmez gibi doğal olan her tohumla da oynamışız. daha sonra da diyoruz ki efendim şimdi biz kimyevi madde kullanmadan bu ürünü üretiyoruz, afiyetle yiyiniz. geçmişi inorganik olan doğal kaynakları nasıl tekrar organikleştirdik benim aklım almıyor. kötünün iyisi bu olsa gerek.