Bu Blogda Ara

spor pazarlaması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
spor pazarlaması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Temmuz 2013 Pazar

Futbol Bir Ölüm Kalım Meselesi Değildir; Ondan Çok Daha Önemlidir*

İlk izlerine M.Ö. 3.000 yıllarında rastlanmış bir topun peşinde koşan insanların... Mezar taşlarına işlemiş Mısırlılar top oynayan insanları... 5.000 yıldır topun peşinden koşan insanoğlu, bugün dünyanın en gözde ekonomilerinden birini yarattı futbol ile. 2011/2012 sezonunda yalnızca Avrupa'da 19 milyar 400 milyon Avro gelir yaratmış bir ekonomiden bahsediyoruz.

Bu büyük sektörü diğer sektörlerden ayıran en önemli özellik ise, duygular/tutkular üzerine inşa edilmiş bir sektör olması. Yarattığı yüksek ekonomik hacim ile diğer ekonomi unsurlarının da ilgi odağı olan futbol, markaların da gözde mecrası... 

Ağırlıklı sponsorluklar ile kendisini futbolun içine atan markaların, şikayetçi olduğum tarafı ise futbolun ruhuna müdahalesi. Kendi çıkarları uğruna sahadaki doğal akışa müdahaleleri... Yatırdıkları paraların karşılığını alabilmek adına sahaya çıkacak futbolcu kadrosuna karışmaktan, oynanacak saati belirlemeye, hatta bir rivayete göre formadaki logosunun görünürlüğünün engellenmemesi adına gol sevinçlerine karışması kadar. 

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Olimpiyatların Sponsorları vs Sinsiponsorları...

Ülke adına sportif anlamda çokça çevrenin umut dolu olduğu Londra 2012 Olimpiyatları beklentilerin çok uzağında sonuçlarla devam etmekte. Başarısızlığın olduğu yerde nedenler bulmak zor olmuyor. Kendi farkındalığından uzak olmak, olası başarıya (bence) sporun ruhuna aykırı anormal maddi ödüller koyarak motivasyonu metalaştırmak, ülke sınırları içerisinde elde edilen "yapay" başarılar, spor öğreniminden ziyade eğitimine verilen önemsizlik, vs.vs... Açıkçası olimpiyatların bu boyutu daha çok ülkemizdeki spor yönetiminden sorumlu büyüklerimizin ilgi alanı. Naçizane serzenişlerim ardından asıl konumuz olan pazarlama boyutuna geçelim.

Genellikle olimpiyatlarla özdeşleşmiş olan ve spor pazarlamasında sponsorluk ile sıkı sıkıya bağlı olan ambush marketing'den bahsedelim. Literatürümüze "tuzak pazarlama", "sinsi pazarlama" gibi çeviriler ile girmiş olan ambush marketing; özellikle büyük spor organizasyonlarında, organizasyona ve/veya organizasyondaki yarışmacılara sponsor olmadan (maddi bir destek vermeden) sponsor algısı yaratmak şeklinde karşımıza çıkar. Sponsor markanın sağlayacağı her türlü pazarlama getirisini elde etme gayesinde doğrudan bir sponsorluk maliyeti katlanmak istemeyen marka, diğer tutundurma kampanyalarını öyle bir konumlandırır ki tüketiciler aslında sponsorluğu bulunmayan markayı zihinlerde sponsor olarak algılarına oturtur. Organizasyon alanının bir çok köşesinde afişlerini görür, televizyon reklamlarında organizasyon konumlandırmalı çalışmalar görürsünüz. Aslında Adidas'ın sponsor olduğu bir atletin koşusunu izlemek üzere televizyon karşısına kurulduğunuzda pistteki kocaman Nike Just Do It reklamı, atletin göğsündeki Adidas'tan daha çok gözünüze batabilir. Olimpiyatların resmi içecek sponsorluğu için yüksek bir maliyete katlanan Pepsi iken, her bir alanın Coca-Cola reklamları ile kaplanmış olması size Cola-Cola'nın sponsor olduğunu zannetmenize yol açabilir. 

İlk olarak 1984 Los Angeles Olimpiyatları ile ortaya çıktığı kabul edilen sinsi pazarlamanın bugüne değin tartışılan en önemli konularından olan etik boyutundan da bahsetmekte fayda var. Kimileri bu uygulamanın gayri ahlaki olduğunu düşünmekle birlikte, pazarlama dünyasında ağırlık kazanan görüşün akılcı bir hamle, rekabetin getirdiği doğal bir strateji olduğu görülmekte. Bu rekabette sponsor olmayan markanın sponsor algısı yaratma çabaları karşısında gerçek sponsorun bu algıyı kırma çabaları da kuşkusuz savaşı kızıştırmakta ve aslında kazanan pazarlama olmakta. Daha yaratıcı uygulamalar artmakla birlikte, özellikle asıl sponsorun görünür maliyetlerinin üzerine yeni maliyetler eklemesi ile de etik kısmını sorgulatmakta...

Devam eden Londra Olimpiyatlarında da sıklıkla rastlanan ambush marketing uygulamalarından örnekler için buradaki linke göz atmanızı tavsiye ederim: http://www.businessinsider.com/best-ambush-marketing-campaigns-2012-6?op=1 Güncel, güzel bir değerlendirme için de http://tomfishburne.com/2012/08/the-power-of-ambush-marketing.html tavsiye olunur...

5 Haziran 2011 Pazar

Süper Lig Pazarlama: Ver Parayı Al İsmi; İsmin Anılsın,Bilinirliğin Artsın!!!

Dünyanın en büyük endüstrilerinden biri haline gelmiş olan spor endüstrisi içerisinde en büyük payı alan dalların başında futbol geliyor. Kuşkusuz basketbol ve F1’de önde olmakla birlikte basketbolu NBA ile kısıtlayabilir, F1’in ise çok daha niş bir kitleye sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Gelişen bu endüstri günden günede pazarlamanın spor ile olan uğraşının artmasını beraberinde getirmiştir. Spor Pazarlaması ve futbol pazarlaması hem ülkemizde hem de (özellikle Avrupa olmak üzere) dünyada önemli bir bilim, çalışma ve yatırım alanı haline gelmiştir.

Spor pazarlaması söz konusu olduğunda da en öne çıkan noktalardan biri spor sponsorluğudur kuşkusuz.

Bu tümdengelim girişi ardından esas değinmek istediğim konuya başlayalım.

Ülkemizde de son yıllarda markalar/işletmeler sporu ve elbette özellikle de futbolu pazarlama planları içerisinde yoğun bir şekilde kullanıyorlar. Spor pazarlaması içerisinde sponsorluk kullanımı da Avrupa’daki kullanımı boyutlarına ulaşmasa da, Türkiye’de de en önemli spor pazarlaması kullanımlarından biri. Bu noktada da en göze batan örnek Süper Lig isim hakkının kullanımı.

2005 yılında TFF tarafından yapılan ihale sonucunda isim hakkını alan Turkcell, bu alanda Türkiye’de bir ilke atmıştı. O günden itibaren en üst kademe futbol ligimiz adı Turkcell Süper Lig olarak anılmaya başlandı. Turkcell’in süper lig markasına yaptığı katkının yanı sıra süper lig markasının da Turkcell’e yaptığı katkılar yadsınamaz kuşkusuz. Ancak Turkcell bu kullanımı oldukça başarılı yönetti. İşi sadece “ver parayı al ismi, ismin anılsın, bilinirliğin artsın…”

ile sınırlı tutmadı. Yazılı ve görsel basın reklamları ile bu sponsorluğunu sık sık vurgulayan Turkcell, “Turkcell Süper Lig” markalarının algılara oturmasını sağlarken yeni ligin bu adının futbol izleyicilerince iğreti bulunmamasını sağladı. Hatta zamanla Turkcell’siz Süper Lig telaffuzunun sırıtır hale gelmesini başardı. Bunu sağlarken ve süper lig markası ile kazan-kazan peşinde iken reklamlarla da sınırlı kalmayan Turkcell, yeni uygulamalar (Turkcell Fair Play Lig gibi), paralel sponsorluklar (Milli Takım, Anadolu takımları sponsorlukları gibi) ile bu bağı güçlendirdi. 5 yıllık süresi dolduğunda yine çok başarılı bir reklam kampanyası ile sponsorluğu, kendinden “maddi” olarak daha fazla bir maliyete katlanan Spor Toto’ya devretti. 2010-2011 sezonu itibariyle artık Turkcell Süper Lig tarih olmuş ve Spor Toto Süper Ligi doğmuştu.

Spor Toto Süper Ligi’nin ilk sezonunu geride bıraktık. Belki bir yıllık süreç ile beş yıllık süreci karşılaştırmak tam doğru olmayacak ama ilk yıl önemli sonuçlar, ipuçları vermekte. Önce artısından bahsedelim hatta: Türk futboluna 424 milyon Dolar’lık (5 yılda 2,5 milyar Dolar’a ulaşacak) yatırım. Turkcell’in 10 milyon Dolar’lık katkısını düşündüğünüzde tutarın büyüklüğü biraz daha net olarak ortaya çıkıyor. Kuşkusuz yadsınamaz bir katkı ama maddi boyutundan ziyade bizim irdeleme konumuz pazarlama. Bu bağlamda baktığımızda ise özetle; maddi katkıda Spor Toto Turkcell’i kaça katladıysa, pazarlama boyutunda Turkcell’in Spor Toto’yu aynı oranda katladığını söylersek abartmış olmayacağımızı düşünüyorum. Geride kalan bir yılda basında zorunlu olarak yer alması gereken Spor Toto Süper Lig’i dışında herhangi bir reklam hatırlamıyorum maalesef. Ne Fair Play Ligi gibi bir uygulama söz konusu ne bir benzeri. Aradan bir yıl geçti ancak Spor Toto Süper Lig ismine halen ısınamadım; birçoğunuzun da benim gibi düşündüğüne eminim. Aslında çok şey sayılabilir, birçok pazarlama eksiği, birçok pazarlamasızlık… Ama ortada pazarlama uygulamaları anlamında görünen zaten bir şey olmadığından bunlardan bahsetmek yersiz ve gereksiz diye düşünüyorum. Ancak öncelikle Bekir Yunus Uçar’ın sözlerine yer vermek, sonrada kısaca bir cevap vermek istiyorum.

Şöyle diyor Sayın Uçar: “Spor Toto Süper Lig adıyla önemli bir çalışmaya imza attık. Bu sponsorlukla hasılatımızın yüzde 15 artacağını bekliyorduk. Ancak hasılatımız bu sponsorluk sonrasında yüzde 22 artış oranı yakaladı. 5 yıl içinde ödeyeceğimiz sponsorluk bedelini 5 ay içerisinde geri aldık. 400 milyon liranın üzerinde ilave bir hasılat elde ettik.”

Güzel bir sonuç Spor Toto teşkilatı adına ama bence eksik yapılmış bir açıklama. Bu hasılat artışının Spor Toto’nun hangi ürünlerinde yakalandığının önemli olduğunu düşünüyorum. Keza bu artışın Spor Toto’nun kendi adını taşımayan markası İddaa üzerinden sağlandığına inanıyorum. Ve bu artışta da lige isim verilmesinin en düşük katkılı faktör olduğunu düşünüyorum. İddia’nın sanal ortamdan birçok aracı şirket tarafından oynatılabilinmeye başlanması, İddaa’daki seçeneklerin çoğaltılması (gerek bahis türlerinin artması, gerekse basketbol gibi branşların da eklenmesi gibi), toplumda bahis alışkanlığının oturması ve yaygınlaşması gibi faktörlerin bu hasılat artışındaki esas faktörler olduğunu düşünüyorum. Sayın Uçar’ın kendilerinin Süper Lig’e olan katkılarından da bahsetmesini çok isterdim. Elbette maddi katkı dışında. Keza onu hiçbir zaman yadsımıyoruz ama markaya verilecek olumlu katkı; Süper Lig markasının marka değerinin artırılması, belki uzun vadede 2,5 milyar dolarlarında üzerindeki maddi katkıyı beraberinde getirecektir.

Turkcell, “Turkcell Süper Lig hiç bitmesin…” derken kuşkusuz Süper Lig kısmını kastediyordu. Aynı sloganı Turkcell kısmı için de ben yineliyorum…

Umarım önümüzdeki sezondan itibaren Spor Toto’nun Süper Lig marka değerini artırıcı faaliyetlerini, pazarlama/reklam çalışmalarına bol bol şahit olur, buralarda keyifle bu başarı öykülerinden bahsederiz. Ayrıca Spor Toto teşkilatı, her zaman eleştirilen kamunun pazarlama eksikliğini de gideren en güzel örnek olmuş olur, kamu pazarlaması başarı öykülerinin en güzelini yazar ve kamu pazarlamasında kartopu etkisi yaratır.

5 Şubat 2011 Cumartesi

Karadeniz Esintisi, Fırtınanın Mı Habercisi...

Marketman’da ilk yazmaya başladığım dönemde de benim için ayrı bir önemi olduğunu belirterek iki sevdamı birleştirip “Trabzonspor Futbol Kulübü Değil, Trabzonspor Markası” başlıklı ve Trabzonspor + Pazarlama konulu bir yazı yazmıştım. Yeni bir değerlendirmenin zamanı geldi diye düşünüyorum. Ve bu sefer Pazarlamanın biraz daha dışına çıkarak ama tam olarak kopmadan. Keza bu sene Trabzonlular hatta Karadenizliler için ayrı heyecanlı, ayrı önemli.

Bu sene önemli çünkü Trabzonspor 27 yıllık hasretini dindirmeye çok yakın. Her ne kadar son iki haftadır algılara aksini yerleştirme çabaları olsa da, korku psikolojisi yaratılmaya çalışılsa da gerçek bu. 2010-2011 sezonunun ilk yarısını 42 puan gibi lig tarihinin en başarılı derecelerinden biri ile bitiren Trabzonspor şampiyonluk başarısına çok yaklaştığı bu noktaya kolay ulaşmadı. Üç sene önce hatırı sayılır derecede transfer yapılırken, “geleceğin takımını kuruyoruz” söylevleri, bundan önceki başarısız olunan dönemlerdeki uygulamalarının aksine günü kurtarmaya yönelik vaat olmaktan çıkıp gerçekten geleceğe yapılan uzun vadeli yatırım olarak devam ettirildi. Sonraki sezonlarda birkaç transfer takviyesi ile devam etti takım. Bu süreçteki en büyük sekte ise Ersun Yanal’ın görevden alınışı ve Hugo Bross gibi Trabzon ve Trabzonspor kültürüne uymayacak biriyle yola devam etme kararıydı. Onun dışında izlenen transfer politikası, yönetimdeki istikrar hepsi yolundaydı. Aslında Hugo Bross yerine Şenol Güneş düşüncesi yönetimin en büyük ideali idi. Devam eden planı en iyi tamamlayacak doğru karar alınmıştı aslında ama o dönem Şenol Güneş’in kendi hedefleri ve sağlam kişiliğinin gereklilikleri neticesinde bu karar ertelenmişti. 2009-2010 sezonun ilk yarı sonlarına doğru bu karar uygulanabildi ve bugünkü gelinen noktanın en önemli adımı tamamlanmış oldu. Kaldı ki bu adımın lig sonunda da şampiyonluk turu atan takımın Trabzonspor olması ile ne kadar doğru olduğunun çok sesli olarak dile getirileceğinden eminim.

Şu an uzun vadeli plan yolunda gidiyor olmakla birlikte elbette aralarda aksaklıklar çıkıyor. İlk başlarında da biz taraftarlar geliyoruz. Saman alevi gibiyiz. Kısa vadede bir parlıyor, bir carlıyoruz. Bir hafta deplasmanda 60.000 taraftar ile seyirci rekoru kırıyoruz, bir hafta tribünü dolduramıyor ve alınan bir beraberlik nedeni ile oyuncumuzu yuhalaya biliyoruz. Elbette bu aslında Karadeniz insanın yapısından ileri gelen bir sonuç. Ama başarı isteniyorsa, özeleştiri yapıp bazı özelliklerimize huylarımıza gem vurmamız gerekiyor. En azından belli bir süre. Karadeniz insanının yapısını bilen, Trabzonspor başarısı karşısındaki topluluklar zaten bu özellikten ziyadesi ile istifade etme yarışında. Gerek rakipler, gerekse rakiplerin başarılarından nemalanacak olan 3. Kişiler ısrarla taraftarda ve en büyük eksikliği tecrübe olan takım oyuncularında korku ve panik psikolojisi yaratmanın peşinde. Bu noktada Trabzonspor’un en büyük avantajı gerek tecrübesi gerekse kişiliği ile yine Şenol Güneş’tir. Taraftarın yapması gereken ise çok basit: Şenol Güneş’in her beyanını idrak ederek, sindirerek ve en önemlisi anlayarak dinlemek ve ona göre hareket etmek.

Aslında pazarlama boyutunda da bu son üç sezonluk süreçte çok başarılı adımlarımız var. Ki bunun sahadaki başarıda da oldukça önemli katkısı bulunduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki 61. Dakika şovları. Karakter ile birebir uyuşan ve son derece kanıksanan bir uygulama. Artık dakika şovu Trabzonspor’a hastır. Bundan sonra yapılacak olan taklide girer. Belki ilk yapan Trabzonspor taraftarı değildir ama en doğru yapan ve benimseten o dur. Dolayısıyla sahibi de o dur. Bir diğeri Brezilya basınına bile konu olan maç sonrası kolbastı gösterisi. Yöresel özelliklerle tüm ulusa yayılış. Sırf bu şovu izleyebilmek için Trabzonspor’un kazanmasını isteyen başka takım taraftarı arkadaşlarım var. Bir de şu maskot işini çözebilsek çok güzel olacak. Bu konuda halen Laz İdris’i çok yakıştırıyorum. Eğlence boyutlu bu uygulamalar yanı sıra HES projesi , Trabzoncell, yeni stat projesi, Basketbol Şubesi, TS Club ve artan şube sayısı ve benzeri çalışmalar diğer başarılı adımlardır. Belki bunların içerisinde önemli bir getirisi olan projelerde bulunmaya bilir ancak rekabet ettiğiniz markalar ile yarıştığınız platformda aynı/benzer ürünlerle yer almanız bir şarttır. Ben de bu ülkenin en büyükleri içerisindeyim diyecekseniz sadece sportif başarı ile yarışmanız yeterli olmayacaktır.

En önemli hususlardan biri de Trabzon’un sürükleyici, devrimci yapısıdır. Bunu da burada uzun uzun anlatmaya gerek yok. Yılmaz Özdil’in 01.12.2010 tarihli “Trabzon Travmadır” başlıklı yazısını okumak yeterli. Yılmaz Özdil’in bahsettiği gibi bu unsur da tamam iken, Trabzonspor’un sezon sonunda başarıyı yakalaması kaçınılmazdır. Yılmaz Özdil’e şöyle bir ekleme yapayım sadece: kendisi Trabzon’un peşinde sürüklediği Anadolu takımlarından bahsetmişti yazısında. Bu sene bu sürükleyiş yalnızca Süper Lig ile de sınırlı değil ayrıca. Girişteki “Karadenizliler için önemli” ifademin de esas temeli buydu. Bank Asya 1. Lig’inin şu an itibariyle (18. Hafta) ilk üç sırasına bakalım: 1. Ordu Spor, 2. Samsun Spor, 3. Çaykur Rize Spor… Kim ne derse desin, Mayıs 2011 sonunda tekrar görüşelim. Bu sene Karadeniz senesi… Ayrıca Yılmaz Özdil’in de dediği gibi bu başarı bu seneyle de kalmaz, bu ivmeyle en az birkaç sezon daha devam eder. Hele ki 18 takımın 5’inin Trabzon, Ordu, Ç.Rize, Samsun (veya Bolu) ve Karabük Spor’dan oluştuğu bir 2011-2012 sezonu düşünün.

Türk Futbolu uzunca bir süre Karedeniz etkisinde sürüklenmeye hazır olsun…

23 Mayıs 2010 Pazar

Tek kelimeyle: MUHTEŞEM

Bir marka;
Bir reklam,
Bir Konumlandırma...

İşlenen Konu;
Anlatım,
Öz,
Çağı ve anı yakalamak...

Nike ve Write the Future: Gelmiş, geçmiş ve hatta gelecek en iyi reklamlar içerisine izlediğim ilk anda girmiş olan reklam... Söylenecek çok şey var ama izlemek hepsini özetliyor. Keyifli seyirler...


23 Nisan 2010 Cuma

Pizza ve Futbol...

20 Aralık 2009 tarihindeki Trabzonspor-Fenerbahçe maçı özelinde futbolun ne denli bir endüstri haline geldiğinden bahsetmiştim. Bu endüstri içerisinde, ağırlıklı olarak bir kişinin yarattığı etkilerden bahsettiğim yazımda bir bütün içerisindeki eylemlere de yer vermiştim. Bu yazımla paralellik arzeden ve kapsamı bir adım daha öteye götüren bir çalışmadan bahsederek de, 90 dakikalık endüstri düşüncemizi sağlamlaştıralım.

1960 yılında ABD'de kurulan ve bugün 65 ülkede 8.750 restoran işleten Dominos'un yaptırdığı bir araştırma futbol endüstrisinin gerçeğini ortaya koyuyor. Lafı fazla uzatmadan yapılan araştırma sonuçlarını verelim. Zaten sonuçlar herşeyi anlatıyor:

  • 18 Nisan 2010 akşamı oynanan Fenerbahçe-Beşiktaş derbisinin olduğu Pazar günü Domino's Pizza'nın satışları %20 oranında artış gösterdi.
  • Mart ayında oynanan Galatasaray-Fenerbahçe derbisi günü ise Dominos'un satışlarındaki artış %30'du.
  • FB-BJK derbisinde en çok pizza siparişi Fenerbahçenin golünün ardından verildi. (Golün 2. dakikada gelmiş olduğu düşünüldüğünde gol coşkusu ile artan mutluluk sonrası sipariş artışı mı yoksa genel anlamda futbol keyfinin pizza ile taçlandırılmasımı olduğunu bu istatistiktan anlamak zor.) Bu gol sonrası alınan sipariş bu gol öncesindeki sipariş sayısının tam iki katı seviyelerde gerçekleşti.
  • Derbinin oynandığı gün en yüksek sipariş artışının gerçekleştiği yer ise %53'lük artış ile Kadıköy!

Pazarlama planları yaparken en ince detaylara kadar inmek gerekiyor; hele ki günümüz rekabet ortamında. E ne demişler: "Başarı küçük ayrıntılarda saklıdır. " Anlaşılan Domino's bu bilinci çoktan oturttmuş.

Yazıyı sonlandırırken Domino's Pizza'nın ülkemizdeki yerinden de kısaca bahsedelim:
- 16 ilde 137 şube aracılığıyla hizmet veriyor,
- Gebze, İzmir ve Ankara'da fabrikaları var,
- Ülkemizde 1.600 çalışanı var ve
- Üretimde %100 yerli ürün kullanıyor.


28 Şubat 2010 Pazar

90 Dakikalık Endüstri

Futbola olan ilgim ve sevgim nedeniyle sevdiğim bir diğer uğraşım pazarlamayla ikisini zaman zaman bir araya getiren gözlemlerim oluyor. Aslında ağırlıklı bir kesim tarafından farkında olunabilmekle birlikte, futbol endüstrisinin neden bu denli büyük bir hacme sahip olduğunu kısa bir deneyimle paylaşmak istedim.

20 Aralık 2009 akşamı saat 18:00 civarı; 20:00’da başlayacak olan Trabzonspor-Fenerbahçe maçını izlerken atıştırmak üzere birkaç çerez yanında içmek içinde bir şeyler aldım. Eve geldim ve LİG TV’nin başına geçtiğimde kardeşim aradı ve maçı izlemek istediğini ama rahatsız olduğu için dışarı çıkamadığını söyledi. Digitürk’ün LİG TV izleme şansı veren alternatif kanalı WEB TV aklıma geldi ve internetten maçı izleyebilmesi için digiturkwebtv’den maçı satın aldım onun için. Maçın başlamasını beklerken maç öncesi gelişmeleri incelemek üzere sabah aldığım fanatik gazetesine göz attım.

Yukarıdaki kısa pasaj içerisinde; LİG TV, çerez, içecek, WEB TV ve gazete için yapılan harcamalar var. Hepsi 90 dakikalık bir etkinlik için. Elbette bunlar dışında geniş kapsamda birçok harcama daha var. Maç için stada gidenler; bilet harcamasına, oraya olan ulaşımları için bir bedele, oradaki yeme ihtiyaçları için ayrı bir bedele ve statta kendileri ifade etmek için taraftar ürünlerine yönelik bir bedele katlanıyorlar. Evinde LİG TV izleme şansı olmayan veya topluluk içerisinde maç izlemek isteyenler ise gittikleri cafelerde, kahvehanelerde bedeller ödüyorlar. Yalnızca o güne has olan bu harcamalar dışarısında belirli zaman dilimlerinde taraftarı olunan takımlar için çeşitli harcamalar yapılıyor.

Devamını Okumak İçin TIKLAYIN...

28 Ekim 2009 Çarşamba

SPORCELL PAZARLAMA

Sanırım önceki yazılarımdan birinde daha belirtmiştim: Türkiye’deki en büyük rekabetlerden birini gsm operatörleri arasında yaşanan rekabet oluşturuyor. Bu rekabetin ağırlıklı boyutu son zamanlarda 3G yönünde cereyan etse de, ayrı bir boyutu ülkemizin büyük spor kulüplerinin yarattığı gsm operatörleri boyutunda. Bu noktada bahsedilebilecek ve/veya incelenebilecek birçok yönü olmakla birlikte, operasyon boyutu tek bir ana operatör(AveA) alt yapısında toplanan yeni hatları biraz daha spor pazarlaması ağırlığında incelemek istedim.

Spor pazarlaması en yalın şekliyle; spor ürün ve hizmetlerinin pazarlanması tanımını içereceği gibi diğer ürün ve hizmetlerin pazarlanmasına sporu dahil etmeyi de içerir. Kuşkusuz tüm Dünya’da spor, her ülkenin bağımlılık boyutu ile ayrıştığı ağırlıklı dallarına göre pazarlamanın en önemli araçlarından biri olmuştur. Özellikle sponsorluk tarafında en büyük kaynakların aktarıldığı alandır. Benzer şekilde reklamlarda ve diğer tutundurma araçlarında bir numaralı başvuru aracıdır. Dünyanın en büyük ekonomilerinden birini spor ekonomisinin oluşturduğunu ve tüketicilerin spora olan ilgisini düşündüğümüzde de bu durumun nedeni çok daha açık bir şekilde ortaya konuyor.

Ülkemizde ise bir numaralı spor dalının futbol olduğu ve futbolunda dört büyük kulübümüz etrafında döndüğü aşikâr. Gelişen piyasalarla birlikte futbol kulüplerimizde çağa ayak uydurarak kendi piyasalarını büyütme çabasındalar. Tesisleşme boyutunda atılan ilk adımlar, profesyonel yönetim arayışları ile süreci devam ettirdi. Sonrasında, yeni taraftar ürünleri, daha büyük sponsorluk anlaşmaları, taraftar storelar, çeşitli organizasyonlar, yayın anlaşmaları daha büyük bir ekonomiyi doğurdu. Büyüyen ekonomi ve artan rekabet ortamında da kulüpler her geçen gün yeni bir stratejinin, yeni bir ürünün peşinde… Hedef; sahip oldukları kitlelere daha çok ulaşabilmek ve bu ulaşılmışlığı da ekonomiye dönüştürebilmek. İşte bu sürecin son ayağı GSM operatörleri. Fenerbahçe’nin Fenercell’i ile başlayan süreç, Galatasaray’ın GSMobile’i ile devam etti ve en son Trabzonspor’un Trabzoncell’i bu sürece dahil oldu.

Bu üç operatör arasındaki rekabet aslında normal piyasa rekabetinden oldukça farklı. Farklılığın en büyük noktası da tam anlamıyla birbirleriyle rekabet etmiyor olmaları. Hedef kitleleri tamamen birbirinden bağımsız. Bu yeni oluşumdaki rekabetlerinin boyutu yalnızca potansiyellerini hangi oranda gerçeğe dönüştürebilecekleri ve kimin daha çok operatöre sahip olacağı. Ha bir de tabi, her ne kadar aynı hedef kitleye hitap etmeseler de birbirlerini rekabet aracı olarak kullanıyorlar: “Kim takımına daha çok sahip çıkıyor?” yönlendirmesi ile.

Peki kulüplerimiz yeni ürünlerinin tutundurma kampanyalarını nasıl yönetiyorlar? Operasyonel boyutunu yöneten aynı servis sağlayıcı olduğu için açıkçası ürünler arasında farklılıklar yok. Farklılıklar sunuşlarda… Fenercell reklamı sahada telefonla paslaşan oyuncuları içeriyordu. Taraftarları için keyifli bir reklam olmakla birlikte, taraftara sunulan bir fayda ifade etmemesi, yalnızca aidiyet duygusu üzerine konumlanması ve belki en önemlisi reklam kampanyasında taraftarını uygulama dışı tutması bence önemli eksikleri. Şimdiler de 6-0 tarifesi ile taraftarlarına göz kırpıyorlar. Taraftarının hoşuna gideceği kesin. GSMobile reklamı taraftarının sevgilisi Arda Turan üzerine kurulmuş ve buram buram duygusallık kokan bir reklam. Taraftarı harekete geçirici gücü olduğu kesin; Arda’nın hayat hikayesi ve çabalarının ardından taraftarına “seninde yapabileceklerin var” mesajını iletiyor GSMobile ancak açıkcası GSMobile’de taraftarı biraz dışarıda bırakmış gibi. Fenercell’de de GSMobile’de de taraftarı çok hissedemiyorsunuz. Trabzoncell ise bu iki uygulamanın tam tersini hayata geçiriyor; kampanyanın içerisinde, baş rolünde taraftar var. Reklamlar oldukça eğlenceli ve futbolcularda bu eğlenceye dahil olmuş. Ayrıca “hattıni bil” ile çok akıllı bir adım atılmış. Her sportif başarı ve pek tabi başarısızlık durumunda kullanılması muhtemel bir sloganla Trabzoncell hatırlanabilirliğini de garanti altına almışlar. Ürünün taraftara aidiyet dışındaki artılarını kesin çizgilerle vurgulayamayışı ise diğer kulüp operatörleri gibi Trabzoncell’in de eksiği bence.

Burada tüm spor pazarlaması için değişmez bir gerçek daha var; sportif başarı ile ekonomik başarının paralel oluşu. Özellikle ülkemizdeki taraftar profili ve spor bilincinin başarı ve başarısızlıkla büyük bir bağının bulunması bu gerçeğin dozunu da artırıyor.

Şimdilik üç kulübümüz arasındaki bu farklı rekabette kimin hedeflerine daha çok ve daha çabuk ulaşabileceği net değil. Elbette taraftar sayıları belli bir potansiyeli ortaya koyuyor ancak bu noktada mevcut potansiyeli harekete geçirmek de, daha doğrusu hedef kitlelerinin bağlılığı ve bu bağlılıklarını ekonomik boyuta taşıma konusunda taraftar sayılarının doğru tahminler yapmak için yeterli olmadığını düşünüyorum. Umarım hepsi hedefledikleri başarıya ulaşırlar ancak pazarlamasal bakışla ve süreci yönetiş şekliyle hedeflerine en yakın operatörü Trabzoncell olarak görüyorum.

25 Haziran 2008 Çarşamba

Futbol Sadece Futbol Değildir: Aynı Zamanda Pazarlamadır!!!

Alman milli takım teknik direktörü Löw: Türkler çok farklı.

Alman milli takım kalecisi Lehmann: Türkiye büyük bir millet.

Alman milli takım kaptanı: Türklere şapka çıkartıyorum.

Hırvatistan milli takım teknik direktörü Bilic: Hem kaliteleri var hem de başka birşey var. O yalnızca Türkler'de var onun ne olduğunu tarif edemiyorum, anlayamıyorum.

Yunanistan Futbol Federasyonu Başkanı Vassilis Gagatsis: Euro2008’de bundan sonra sonuç ne olursa olsun turnuvanın galibi Türkiye’dir.

The Daily Telegrnaph: Türkler yenilgi bilmiyor.

The Times: Türkiye takım değil fenomen.

ESPN: Türkler'in gücünü, cesaretini ve yorulmazlığını selamlıyoruz.

Bu ifadeler son 20 gün içerisinde Türkiye adının geçtiği yorumlardan sadece çok küçük bir bölümü. Euro2008 başladığından beri, özellikle ikinci maçlarla birlikte tüm Avrupa hatta Dünya Türkiye’yi konuşuyor. Türk milli takımının gösterdiği başarı ülkemizle birlikte, Türklerin yoğun yaşadıkları ülkelerde, Avrupa ülkelerinde, Bosna Hersek, Makedonya, BAE, Türkî Cumhuriyetler, Uzakdoğu, Amerika gibi sıkı bağlarımız olan ülkelerde çok büyük yankı buluyor ve sevinç uyandırıyor. Tüm Dünya halkıyla beraber, ülke yöneticileri, ülkelerin önde gelenleri ve ülke halklarının hepsinin ağzında Türkiye var.

Futbolda yaşanan bu başarı kuşkusuz futbolla sınırlı kalmıyor, ekonomimize, ülke moralimize ve belki en önemlisi olumlu ülke algımıza ve Türkiye markasına çok büyük katkılar sağlıyor. “Euro2008 Ekonomisi” yazımda bu turnuvaya katılarak büyük artılara şimdiden kavuştuğumuzu ancak turları başarıyla geçersek bunun katlanarak artacağını söylemiştim. Turlar öylesine mucizevi geçildi ki etki çok çok daha büyük.

Ülkemizde de şu günlerde herkes pek şen pek mutlu; ne enflasyon konuşuluyor, ne işsizlik ne kapatma davası ne türban. Ayrıca reklamların nerdeyse tamamı Türk milli takımı üstüne kurulu. Herkes bu başarıdan kendisine bir pay çıkarmanın peşinde. Ancak burada firmaların/markaların biraz kısır kaldığını düşünüyorum. Turnuva öncesi hazırladıkları reklam filmlerini, bu muhteşem maçlar ve turlar geçilmesine rağmen aynen sunuyorlar. Yeni bir reklam filmi çekme zahmetinde bulunmuyorlar. Sanırım kaynaklarını turnuva sonrasına saklıyorlar.

Bir tebrikte Times başyazarı Barnes’e. Barnes şampiyona öncesi şu ifadeleri kullanmıştı: "Çılgın bir macera yaşamak istiyorsanız, Ay-Yıldızlılar'ın peşinden gidin" Şampiyonaya katılamayan İngiltere halkını Türk milli takımını tutmaya teşvik ediyordu ve sanki içine doğmuş gibi “çılgın bir macera” tabirini kullanıyordu. Ayrıca bu yazısında futbolun ülke markasına katkısının nasıl olabileceğine güzel bir örnek daha veriyordu Barnes: “Sporda olduğu kadar yemekleri, içkileri, doğası ve sıradan olanı muhteşem yapan küçük gariplikleriyle Türkiye’yi destekliyorum.” Gördüğümüz gibi bir ülkenin herhangi bir alandaki başarısından bahsedilirken yalnızca o başarıyla sınırlı kalınmıyor, ülke hakkında genel bir bilgi ve daha önemlisi olumlu yanları da sıralanıyor. Turnuva sonrası bu tarz yazıların çoğalacağına eminim. Özellikle de Barnes sanırım şimdiden ben demiştim demeye başlamıştır bile.

Milli takım hocamız Terim, bu başarıya mucize diyenlere güldüğünü belirtmiş ve mucizelere inanmadığını söylemiş. Sanırım başarının şans faktörüne fazlasıyla bağlanıp futbolcuların ve kendisinin başarısının görülmemesinden tedirgin olmuş Sayın Terim. Ancak mucize kelimesinin Türk Dil Kurumu sözlüğündeki karşılıkları şöyle: “İnsanları hayran bırakan, tabiatüstü sayılan olay”, “İnsan aklının alamayacağı olay”, “Olağanüstü, şaşırtıcı”. Sanırım üst üste üç maçın geriden gelerek çevrilişi ve bunun son dakikalarda olması bu tanımlara uyuyor. Tabii gerçek olan da bunu futbolcuların ve Fatih Terim’in gerçekleştirmiş olması. Bir mucize var ve bunu yaratanlar.

Sonuç olarak ne olursa olsun muhteşem bir başarı ve inanılmaz bir Türkiye reklamı var. Euro2008 ile Türkiye markası değerine çok önemli artılar kattı. Bunun meyvelerini uzun süre alırız umarım ve bu süreci turnuva sonrasında da iyi ve doğru yönetiriz.

Muhteşem serüvenin bugün ki ayağındaki Almanya maçında milli takımıza başarılar… Yeni bir coşku bizi bekliyordur umarım…

22 Mayıs 2008 Perşembe

EURO 2008 Ekonomisi

Uluslar arası spor organizasyonlarının en büyüklerinden, en çok takip edilenlerinden biri olan Avrupa Futbol Şampiyonası dört sene aradan sonra bu sene İsviçre- Avusturya ev sahipliğinde 7 Haziran’da başlayacak ve 29 Haziran tarihindeki finalle son bulacak. 23 gün sürecek bu dev organizasyonda başta turnuvada yer alacak ülkeler olmak üzere tüm Avrupa’nın hatta Dünya’nın gözü burada olacak. Spora olan yüksek ilgi özellikle futbola olan bağlılık bu tür organizasyonların yüksek ilgi görmesine sebep oluyor. Bu denli ilgi gören ortamlardan da yararlanabilmek adına markalar ve pazarlamacılarda harekete geçiyor.

Markaların bilinirliklerini artırdıkları en iyi mecralardan biri kuşkusuz spor organizasyonları ve spor sponsorlukları. En bilindik markaları en bilindik kulüplerle birlikte , en önemli organizasyonlarda görüyoruz. Nike, Adidas, Puma gibi spor ürünleri markalarının yanı sıra, Canon, Hyundai, Vodafone, Coca-Cola,Pepsi, Carsberg, MasterCard gibi çok çeşitli faaliyet alanlarındaki markalarla da bu mecralarda karşılaşıyoruz. Kuşkusuz son derece yüksek ilgi ve takibin olduğu bu organizasyonda yer almanın önemi tartışılmaz

Ekonomik boyutlarına baktığımızda durumu daha iyi kavrayabiliyoruz. MasterCard’ın spor ekonomisi uzmanı Prof. Dr. Simon Chadwick’e yaptırdığı araştırmaya göre, EURO 2008, Avrupa ekonomisine 1.4 milyar Euro katkı sağlayacak. Araştırmada Türkiye’nin oynayacağı her bir maçın değerinin de 42 milyon Euro olduğu belirtilmiş. Bu verilerin dışında bu organizasyondaki sportif başarılar o ülke ekonomisinde ciddi değişiklikler yapıyor. Başarılı olan ülkelerde ekonomi ciddi anlamda düzelme sinyalleri veriyor, enflasyonun düşmesi, borsanın değerlenmesi gibi sonuçlar çıkıyor. Aynı şekilde başarısız olan ülkelerde de ters yönlü beklentiler mevcut.

Ekonomik gelirlerin bu denli yüksek olduğu ortamda sponsor markalar da ciddi yatırımlar yapıyorlar ve bu nedenle organizasyonda karar vericiler olarak yer alıyorlar. Çok ciddi anlaşmalarda ülke takımlarının oyuncu seçimlerine dahi karıştıklarını biliyoruz. 2006 Dünya Kupasında Nike’ın Ronaldo’nun sakatta olsa final maçında oynatılması yönünde ciddi baskı yaptığı konusunda haberler okumuştuk. Sponsor olduğu ve büyük yatırımlar kaptığı kişinin sahada olmaması elbette yatırımların çöpe gitmesi olarak sonuçlanabilirdi.

Pek tabii, yalnızca bu organizasyonda sponsor olarak yer alan markalar bu fırsatı değerlendirmiyor. Bu günlerde reklamlarda sıklıkla EURO 2008 ile ilgili çalışmalarla karşılaşıyoruz. Bu organizasyon için çeşitli kampanyalar yapılarak buradaki ekonomiden herkes payını almaya çalışıyor. Yine verilere bakıldığında EURO 2008 öncesi dönemde Plazma ve LCD televizyon, uydu sistemleri, tekstil ürünleri gibi ürünler başta olmak üzere birçok ürün gamında satışların yüksek oranlarda arttığı görünüyor. Turnuva başladığında yüksek oranlı artışlara gazlı ve alkollü içeceklerin de katılacağı kuşkusuz. Bir önemli hareketlilikte turizm sektöründe yaşanıyor. Bu dönemde spor turizmiyle de ciddi ekonomik faydalar yaratılıyor.

Ülke ekonomimize 300 milyon Euro’luk katkı sağlayacağı tahmin edilen EURO 2008’de bu rakamı çeyrek final, yarı final ve final oynayarak katlayabiliriz. Enflasyonumuzda, borsamızda olumlu etkiler yaratabilecek bu organizasyonda, ülkemiz üreticileri ve markaları da çalışmalarıyla bu fırsattan payını alabilirler. Ayrıca ülkemizin gerek ekonomik gerek siyasi ve gerekse askeri alanlarda sıkıntılı bir dönemde olması, EURO 2008’deki başarılarla birlikte ülkemizde yerini geçici bir süre de olsa mutluluğa bırakabilecektir.

HAYDİ TÜRKİYE, KALBİMİZ SENİNLE...

16 Mart 2008 Pazar

KAMPÜSTE REKLAM VAR 4 (1. GÜN)

50.yılını kutlayan Anadolu Üniversitemizin 30.yılını kutlayan iletişim kulübü gelenek haline getirdiği "kampüste raklam var(KRV)" etkinliğinin bu sene 4.sünü düzenliyor. Bu etkinliğe bu sene bende dahil oldum ve buradaki tecrübelerimi sizlerle de paylaşmak istedim. İki gün sürecek olan bu etkinliği sıcağı sıcağına aktarmamın daha verimli olacağını düşünerekte, özellikle 1. gün ve 2. gün olarak bir ayrıma gittim.

Öncelikle İletişim Kulübü üyesi arkadaşlarımı bu güzel etkinlik için kutlamak isterim. Pek tabi destekleyen öğretim üyeleri hocalarımız ve sayın rektörümüzüde.

Bu etkinlikte benim saptayabildiğim kadariyle amaç: öncelikle iletişim fakültesi öğrencileri olmak üzere, iletişim ve pazarlama ile ilgilenen arkadaşlarımıza teoriğin yanında pratikle ilgili gerçekleride aktarmak ve iş hayatına atılmadan önce yol gösterici olmaktır. Bu bağlamda açılış konuşmaları ardından ilk sözü alan değerli yönetmenler Bahadır KARATAŞ ve Mete ÖZOK'u dinledik. Oluşturdukları reklam filmleri, bunların hangi süreçlerden geçtiği, bir reklamın oluşması sürecinde yer alan kurum ve kişilerin koordinasyonunun nasıl sağlandığı gibi bilgilerle beraber, kendilerinin eğitim sonrası iş hayatında karşılaştıkları sorunlar ve güzellikler aktarıldı. Gerek sunumları sırasında, gerekse soru cevap kısmındaki sıcaklıkları ile zevkli ve faydalı bir deneyimdi benim için.

Ardından kısa bir kahve arası ve hemen ardından, sıra, reklam yapım aşamasında yönetmenlere gelmeden önceki aşamada reklamveren ve reklam çeken arasında yer alan önemli bir ajans prodöktörümüz Tuğrul KARADENİZ'deydi. Tuğrul Bey'de reklam verenden gelen briflerin nasıl senaryoya döküldüğü, kreatif ekibinin rolünü, kendi sorumluluklarını, reklam veren ve çeken arasındaki ilişki yönetimini aktararak, bir reklamın oluşma sürecini ajans merkezli olarak bir bütün içerisinde aktardı. Bu süreç içindeki, kariyer imkanlarını, etik sorununu ve sosyo kültürel boyutunu da soru cevap kısmı içerisinde içtenlikle bizlerle paylaştı.

Bu sunumun ardından öğle yemeği arası ve bu arada salonda kalanlar için ara boyunca Dünya'dan reklam örneklerinin gösterimi yapıldı.

Öğleden sonra oturumu, Sportsnetten Cahit BİNİCİ ve Derviş ESEN ile spor pazarlaması üzerine gerçekleşti. Pazarlamanın daha ağırlıklı olduğu bir konu olmasındandır heralde, algımın daha açık olduğu bir konuydu. 22. Endüstri olarak adlandırılan spor endüstrisinin rakamlarla beraber tüm gerçekleri sunuldu. Bu endüstrideki en büyük güçlerden olan sponsorluk ise bu sunumun en merkezindeki konuydu. Gayet zevkli, aydınlatıcı ve katılımcı bir sunum oldu.

Bu saydığım konuşmacıların en büyük ortak özelliklerinden biriside, hepsinin Anadolu Üniversitesi mezunları olmasıydı. Bunun böyle olması, konuşmacılara karşı daha sıcak bir tavır takınmamızı ve daha rahat olmamızı sağlıyor bence. Ayrıca ilerisi içinde bizler için umut aşılıyor.

Günün bu son sunumu sonrası bir kahve arası daha verildi ve ardından Reklam Yaratıcıları Derneği, Marketing Türkiye ve e2 sponsorluğunda düzenlenen Ders Arası reklam yarışmasının finali gerçekleştirildi. Her bir sponsordan ve Doç. Dr. Ferruh UZTUĞ'dan oluşan bir jüri tarafından altı finalistin değerlendirilmesi yapıldı. Gayet açık ve ciddi bir üslupla. Maalesef sonuna kalamadığım için çok fazla şey söyleyemeyeceğim bu konuda.

Etkinliği tamamlayanlar, etkinlik sponsorlarının uygulamalarıydı. MediCat, kitap ve dergi satışında bulundu: Bu etkinliğe özel %30 indirimli satışlarıyla. Media Markt bir oyun standı kurarak, Pino öğle yemeklerini karşılayarak katkıda bulundurlar.

İlk günü gayet neşeli, yararlı ve çok iyi organize edilmişdi. En önemlilerden biride Cahit BİNİCİ'nin de belirttiği gibi tüm salon kapasitesi, son haddine kadar doldurularak, üstelik para verilerek bu denli katılımın sağlanmış olmasıydı.

Yarın 10:15de Ali SAYDAM ile başlayacak olan günün, Vedat ÖZDEMİROĞLU ile çok keyifli bir şekilde başlayıp, çok keyifli bir şekilde biteceğine inanıyorum. Yarın etkinliğin tamamını tamamlamış ve KRV4 sertifikasını almış bir birey olarak daha dolu bir birikimle burada olacağım :)

21 Şubat 2008 Perşembe

“TRABZONSPOR FUTBOL KULÜBÜ” DEĞİL “TRABZONSPOR MARKASI”

Bir pazarlama uğraşçısı olarak küçüklükten beri gönül verdiğim ve değerlerimden biri olarak gördüğüm Trabzonspor’un pazarlama konusundaki eksikliklerini dile getirmek istedim. Tabii bu konuya girmemde Trabzonspor’un son yıllardaki başarısızlıkları, iletişim eksiklikleri, maziyi arayışı ve medyadaki yerinin azalmışlığı ve paralelinde taraftar kitlesini yeni nesillerle artıramayışı var. Öyle ki geçenlerde Trabzon şehrinde yapılan bir ankette dahi ilkokul öğrencilerinin tuttuğu takımlar arasında, İstanbul takımlarını tutanların oranı eski kuşağa göre ciddi artışlar göstermiş. Her şeyi Trabzonspor olan bir toplum için üzücü bir sonuç. Bu olumsuzlukların çözüm yollarını Trabzon medyası ve Trabzon’un ileri gelenleri zaman zaman reçetelendiriyorlar. Ancak bu çözüm önerileri konumları gereği ya siyasi oluyor ya da yönetimsel veya direk saha sonuçlarına paralel. Ben de pazarlama odaklı eksiklikler ve çözüm önerileri tartışmak istiyorum.


Öncelikle Trabzonspor, bu ülkede futboldaki İstanbul egemenliğine dur diyen ilk ve tek takımdır. 1967’de şehrin futbol dinamiklerini bir araya getirerek doğan Trabzonspor, 70’li yıllarda lig şampiyonlukları, kazanılan kupalar ve Avrupa destanları ile Anadolu’nun isyancı çocuğu olmuş ve bir nevi gerçekleştirdiği devrimle herkesin alkışını ve sempatisini alan bir marka olmuştur. O dönemin insanlarının artık tutunacağı yeni bir dalları vardı. Güçlü ekonomiye ve tarihe sahip İstanbul takımlarıyla yüreğini ortaya koyarak başa çıkabilen bir takım. Tam Türk kimliğine yönelik bir oluşum. O dönemlerde ki Trabzonspor’dan nasıl bahsediliyordu:


- Eskiden Trabzonspor maçlarını izlemekten sıkılırdım çünkü hep rakip kaleciyi izlerdik.(TURGAY ŞEREN)
- Eskiden Avni Aker'de korner kullanan takım kendini başarılı sayardı.(RIDVAN DİLMEN)
- Futbolculuk dönemimde Avni Aker'e çıkarken ayaklarım titrerdi.(SAMET AYBABA)


Bu örnekleri çoklaştırmak mümkün. Mesela bir de Liverpool hatırası var:


“1976-1977 Sezonu Şampiyon Kulüpler Kupası Şampiyonu Liverpool o sezon Trabzonspor'la oynadığı ilk maçı 1-0 kaybetmiş, ikinci maçta Trabzonspor'umuz yine iyi bir oyun ortaya koymuş fakat tecrübesizliğine yenilerek sahadan 3-0 mağlup ayrılmıştı Liverpool Teknik Direktörü Boby Paisley'in İngiltere'deki maçtan sonra İngiliz gazetecilerle basın toplantısı: "Gördünüz işte bu takıma yenilmiştik, Bugünde yenilebilirdik, Allah’tan tecrübesizdiler. Bu maçtan sonra kupayı alacağımıza inanıyorum. Sanmıyorum ki bir daha böyle bir takım karşımıza çıksın..."Evet, gerçekten de öyle oluyor ve Liverpool o yıl Şampiyon Kulüpler kupasını müzesine götürüyordu. Üstelik Trabzonspor'a 1-0 kaybettiği maçın dışında tüm maçları kazanarak...İngiliz Gazeteciler Liverpool'un aldığı kupa sonrası şu yorumları yaptılar: "Evet Avrupa'nın en büyüğü Liverpool fakat en büyüğü yenen tek takım Trabzonspor'u da kutlamak gerekir"...”


Görüldüğü gibi o anları yaşamış insanlar bu baş kaldırışı ve başarıyı görmüşler ancak bizim kuşak bu anları pek yaşayamadı. 95-96 sezonları ve 2003-2005 yılları arasındaki birkaç kıpırdanma ve 84’de ki son şampiyonluktan 2008’e kadarki süreçteki birkaç Türkiye kupası başarısı ve bazı Avrupa maçları bize nasip olanlardı. Ama o günkülerle ölçülemez tabii ki. Peki, o günlere dönüşün sağlanmasını beklerken o günlerin ruhunu bugün nasıl yaşarız ve o günleri bugünlerde avantaj olarak nasıl kullanırız Trabzonspor olarak. Artık işin pazarlama yönüne de girelim bu vesileyle.


Yukarıdaki ünlülerin sözlerinde hep “eskiden” sözcüğünü görüyoruz. Ben de başarılıları anlatırken hep eskiden bahsediyorum. Eski kelimesi bu kadar çok geçtiğinde bir marka için aklıma ilk gelen şey son dönemlerde de büyük ivme kazanmış “retromarketing”, yani nostalji pazarlama oluyor. Trabzonspor’un yapması gereken önceliklerden biri mazisine yatırım yapmaktır. Geçmişi ile ilgili çok şey duyuyoruz ancak görsel anlamda doyuruculuk yok. Bu senelerdeki başarıları anlatan, maçlardan görüntüler sunan, gazete manşetlerini içeren, yazar-rakip-duayenlerin yorumlarını içeren bir belgesel ve bunun iyi pazarlanması. Açıkçası geçmişe ait bir Trabzonspor vcd.si bende de mevcut ancak baştan sona konuşmalarla dolu, görüntülerin minimum olduğu bir görsel. Belki o zamanlardan kalan kaliteli görüntülere sahip değiliz ancak adı üstünde nostalji amaç, bu yüzden ne şekilde olursa olsun o maç görüntüleri şart. Trabzonspor marka bağımlıları(taraftarları) bazı oyuncularını hiç unutamaz; o efsane şampiyon kadronun oyuncularını,Ali Kemal’i, Şenol Güneş’i, Dobi Hasan’ı, Şota’yı, Arçil’i, Ünal’ı,Hami’yi, Ogün, Abdullah’ı. Bu efsaneleri bugünkü taraftarla da buluşturmak lazım. Yine bu nostalji pazarlama kapsamında müzesini daha çağdaş hale getirmeli, ziyaretçilerine farklı tecrübe ve eğlenceleri yaşatacak uygulamalarla ziyaretçi sayısını artırmalı. Eski kadronun forma dizaynında formalar, hatıralık ürünler geliştirmeli. Mesela düşünsenize TS Club markalı t-shirtler değil de Şota markalı t-şörtler daha talepli olmaz mı? Tabii yalnızca bununla kalınmayacak. Bunlar yalnızca nostalji pazarlama başlığı altındaki birkaç tavsiye.


Trabzonspor’un marka olarak önemli bir eksiği de sembol-logo-maskot ilişkisi ve eksikliği. Futbol endüstrisinde faaliyet gösteren tüm “başarılı” kulüplerin sembolleri vardır. Bunu sahiplenirler ve siz bu ifadeleri duyduğunuzda direkt o kulüpleri canlandırırsınız. Türkiye’de aslan dediğiniz de kim aklınıza geliyor? Ya da kanarya veya kartal denilince? Hemen aklınızda sırasıyla Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş geldiğine eminim. Trabzonspor’da durum bu kadar net değil. Karadeniz fırtınası derseniz evet Trabzonspor akla gelir ancak bunu nasıl sembole edebilirsiniz? Kaplanlar denildiği de oldu bir dönem halen de zaman zaman olur ancak burada biraz taklitçilik kokuyor ve bana direkt itici geliyor, ayrıca kaplanlar benzetmesini Adana Spor ve bunun gibi birkaç takım daha kullanıyor. Trabzonspor’un da bu konuda ciddi bir yönetime gitmesi gerek diye düşünüyorum. Her maçta saha da yerini alacak bir maskot. Trabzonspor çağrışımını yapacak bir sembol. Marka bağımlılığını artıracak bir sembol. Örneğin geçtiğimiz yıl ilk kez düzenlenen ve ilki Trabzon’da gerçekleştirilen Karadeniz Oyunları için bir maskot geliştirilmişti: Hamsi İdris. Bence çok başarılıydı. Çok sempatik, Trabzon halkının mizah anlayışını, kültürünü yansıtan bir maskot. Her organizasyonda sahada da geziyordu Hamsi İdris. Bunu orada başaran Trabzonlular, aynısını hatta daha iyisini Trabzonspor içinde gerçekleştirebilirler. Hamsi İdris’in babası kimse bir babalıkta Trabzonspor’a yapsın. Fenerbahçe bunu kanarya ile yapıyor. Erkeksi,sert bir oyunu kanarya ile sembolize ediyor ve başarılı oluyor. Düşünsenize Hamsi İdris’i gören çocuklar da bir sempati oluşmaz mı? Böyle bir maskot Trabzonspor marka imajını da güçlendirmez mi?


Uluslar arası çalışmalar da Trabzonspor’a çok büyük katkılar sağlar diye düşünüyorum. Tabii en güzeli bir UEFA veya Şampiyonlar ligi şampiyonluğu olur ancak bu kısa vade de olacak gibi gözükmüyor. Efes Pilsen yaklaşık 5-6 yıldır devre arasında Efes Cup düzenleyip Türkiye’nin ve Avrupa’nın önemli takımlarını doğru zamanda ve yerde buluşturup turnuva düzenliyor. Bunu Efes’in yapması olurda Trabzonspor’un yapması olmaz mı? Valla bence olur, hem de çok güzel olur.(İtalya’daki Moratti Cup benzeri bir turnuva olabilir mesela) Turnuva adını Trabzonspor Cup koymasın tabii ancak bunu Trabzonspor’un yaptığını bilinsin. Bir yıl Avrupa’da, bir yıl Amerika’da, bir yıl Asya’da, bir yıl Afrika’da. Elbette marka kulüplerleri içeren bir turnuva. Belki çok maliyetli olabilir ama getirileri bu maliyetleri özellikle uzun vadede fazlasıyla amorti edecektir. Bunu bir de sosyal sorumlulukla bütünleştirdi mi marka imajınız müthiş boyutlara ulaşacaktır. Mesela düşünüyorum da Unesco ve Trabzonspor işbirliği ile gerçekleşen bir turnuva!!! Turnuva gelirlerinin Dünya çocuklarına bırakılması ve bunda Trabzonspor imzası… Bu bir rüya gibi ancak düşüncesi bile heyecan verici. Bu tarz bir çalışma Trabzonspor markasına çok şey katar. Marka bilinirliğini ciddi anlamda artıracaktır. Bunun sonucunda marka pazarlaması da uluslar arası yapılabilecektir.


Bu düşünceleri artırmak mümkün. Ancak yapılacak esas iş, marka konumlandırılmasının yapılmasıdır. Bu düşüncelerin hepsinin altında bu yatar. Trabzonspor denildiğinde ne akla geliyor? Asi, hırslı, hücum öğeleri öne çıkıyor gibi. Trabzonspor profesyonel bir şekilde bunun araştırmasını yapmalı ve güçlü yanlarının üstüne konumunu güçlendirmelidir. Tabii marka inşasında bütünlük olmalı. Marka yönetimi profesyonel kişilerce gerçekleştirilmeli, profesyonel halkla ilişkiler birimi kurulmalı, bu ciddi görev, yönetimdeki bir kişiye basın ve halkla ilişkiler sorumlusu sıfatı verilerek gerçekleştirilmeye çalışılmamalı. İşyeriniz de bu gücü simgelemeli, yani stat ve tesislerinizi de güçlü markanıza göre inşa etmelisiniz. Zaten şuan gündemde bu konuda ciddi atılımlar var.


Tabii bunların en büyük bütünleyicisi sportif başarı. Tabii bu karşılıklı bir süreç. Eğer Trabzonspor ciddi marka yatırımları yaparsa sportif başarının kendiliğinden geleceğini düşünüyorum. Spor başarısının marka imajını güçlendirdiği gibi. En basiti bizlerin de hayalini güçlü markalar bünyesinde çalışmak süsler. Siz bu güçlü markayı yaratabilirseniz, en iyi oyuncuları da bünyeniz de bulundurabilirsiniz. Markaya yapılan yatırımlar, taraftar kitlenizi(müşterilerinizi) artıracak, kurumsal kimliğinizi güçlendirecektir. Keza Trabzonspor artık dernek hüviyetinin yanında A.Ş.dir, halka arz edilmiş bir anonim şirket.


Burada Trabzonspor’un bu yatırımlarda ekonomik olarak büyük dezavantaj taşıdığını da hatırlatmak isterim. En somut örneği FSTATS ve Allstats tarafından 20 ilde yapılan ’Türkiye’de Taraftar Profili’ adlı anket sonuçları. Ankete göre aylık geliri 1500 YTL’den fazla olan taraftar en fazla Fenerbahçe’de. Fenerbahçeli taraftarın yüzde 25.71’i bu gelir grubunda iken, 1500 YTL’den fazla kazancı olan en az taraftar yüzde 12.81 ile Trabzonspor’da. Ancak hedef zaten kitleyi büyütmek. ayrıca bu işe girişmek adına cesaretlendirici en önemli gösterge yine bu anket sonuçlarında: “Anket sonuçlarına göre, taraftarların yüzde 32.94’ü lisanslı takım ürünü almanın çok önemli olduğunu, yüzde 32.32’si ise önemli olduğunu düşünüyor. Araştırmaya göre, Türkiye’de taraftarların yüzde 51’i tuttukları takımın lisanslı ürünlerini satın alıyor. Tuttuğu takımın lisanslı ürünlerine 250-500 YTL harcayan taraftar oranı en yüksek takım Trabzonspor. Trabzonsporlu taraftarın yüzde 2.89’u, Galatasaraylı taraftarların yüzde 2.47’si, Beşiktaşlı taraftarların yüzde 2.46’sı ve Fenerbahçeli taraftarların da yüzde 2.33’ü lisanslı ürün almak için 250-500 YTL arasında para harcıyor.” Geliri en düşük grup, lisanslı ürünlere en yüksek harcamaları yapan grup!!! Fazla söze gerek yok bence.


Bir sektör olarak düşünüldüğünde spor/futbol sektörünün riskli bir sektör olduğu da gerçek tabii. Saha içi performansla çok fazla doğru orantılı. Ancak yine burada bir avantaj var. FSTATS ve Allstats tarafından yapılan anketten çıkan bir oranla yine bu avantajı ifade edeyim: FSTATS anketinde, taraftarlara, ’tuttuğunuz takımı değiştirdiniz mi’ sorusu da yöneltildi. Yüzde 11’i soruyu yanıtlamazken, yüzde 5’lik kesim daha önce başka bir takımı tuttuğunu söyledi. Ankete katılanların yüzde 82’si ise tuttuğu takımı hiç değiştirmediğini belirtti. Hangi markanıza bu denli sadıksınız?? Ayrıca ne kadar risk içerirse içersin, başarının sırrı riskten ve bu riske karşı gösterilen cesaretten geçer.


Burada bahsetmedim ancak kulüp değerleri ve kulüp gelirleri istatistiklerine ve değerlerine internetten kolayca ulaşabilirsiniz. Bunlara lütfen bir bakın ve tanımadığınız bir isim var mı yok mu cevap verin. İşte marka kulüp olmanın sonucu o listelere girmektir.