Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

11 Şubat 2012 Cumartesi

CROWDSOURCING: İmece Usulü Pazarlama!

Wired dergisinin editörü ve aynı zamanda Time, Washington Post gibi yayınlara yazılar yazan Jeff Howe tarafından isimlendirilen Crowdsourcing, Howe’un kendi tanımınca ve en basit haliyle; bir şirket ya da kurumun, çalışanlar tarafından yerine getirilen bir fonksiyonu/işlevi/görevi alıp onu açık çağrı şeklinde belirli olmayan (ve genellikle kalabalık olan) bir insan ağından destek alarak gerçekleştirmesidir. Crowdsourcing, olmadık yerlerden hünerli insan toplamaya yatkınlığıyla müthiş bir yetenek bulma mekanizmasıdır.

Tüketicilerin üretim sürecinde de yer almasına olanak sağlayan crowdsourcing, aslında insanların bir finansal karşılık olmadan da çalışmaya hazır olduklarının önemli bir göstergesi oldu. Gerek süreç izlendiğinde görülen sonuçlar, gerekse de birçok araştırmanın ortaya koyduğu üzere, özellikle Y kuşağı olarak adlandırılan 18-32 yaş arasındaki gruplar için elde edilecek başarının karşılığının para olmasından ziyade, toplumun yararlanabileceği bir faydada bulunmanın, zevk aldıkları işleri yapmalarının, yani kısaca hazsal ödüller elde etmenin daha önemli olabileceği ortaya çıktı. Howe’un ifadesi ile “insanlar, yeteneklerini kullanmaktan ve öğrendiklerini başkalarına aktarmaktan müthiş zevk duyuyorlar.”

Dünya’daki en kurumsal, en karizmatik kurumlar denildiğine akla ilk gelenlerden olması kuvvetle muhtemel olan NASA, crowdsourcing’in önemli bir kullanıcısı. NASA, Mars görüntülerindeki kraterlerin ölçümü görevini Nasa’yla işbirliği karşılığı online olarak çalışan astronomiyle ilgili sanal kalabalıklara outsource almak amacıyla gönderir. Nasa’nın gönüllü “clickworker”ları uzay ajansının onları araması üzerine, çalışanlar veya taşeronlar kadar kesin bir şekilde fakat onlardan 10 kat daha hızlı olarak (sayıları nedeniyle) bu görevleri tamamlar. Üstelik bunu ücretsiz yaparlar. Yine P&G, www.vokalpoint.com adlı sitesinde 250.000’den daha fazla kadın müşterisini bir araya getirerek, onları birer Ar-Ge çalışanı hüviyetine büründürür. Vocalpoint’deki kalabalık, kitlelerden daha önce P&G ürünlerine ulaşır ve daha önce deneyim yaşama şansı elde ederler. Ve sistem birçok yerli girişimcimizden duymuş olduğunuz “sorunlarınızı bizimle, memnuniyetinizi dostlarınızla paylaşın” şeklinde işler. Vocalpoint gönüllüleri, deneyimlerinden memnun kaldıklarında herkesle paylaşmakta serbesttirler ancak hoşlanmadıkları bir durumla karşılaştıklarında P&G ile paylaşılması istenir.

Aslında milyonlarca kişinin, herhangi bir finansal karşılık beklemeksizin bilgi paylaşımında bulunduğu wikipedia ve ekşi sözlük de crowdsourcing’in başarılı ürünlerindendir.

Ülkemize dönmüşken, Turkcell’in çekim gücü reklamlarında reklam filmleri için müşterilerini nasıl görevlendirdiklerini –ve nasıl geri dönüş sağladıklarını – hepiniz çok iyi hatırlıyordur sanırım. Aynı şekilde Doritos’un hisseli tatlar kampanyası ile yeni ürünlerini müşterisinin geliştirmesini sağlamasını. Özellikle bu örneklerde görüldüğü üzere, crowdsourcing markalara kendilerine Ar-Ge katkısı yanında başarılı bir tutundurma kampanyası gerçekleştirebilme şansı da veriyor.

Günümüzde birçok marka, satış sonrası hizmetlerinin önemli bir kısmında da müşterilerini görevlendirmekte. Bazen müşterileri tarafından açılan, bazen - günümüze yaklaştıkça artan bir şekilde - kendilerinin oluşturduğu forum siteleri üzerinden müşterilerini bir araya getiren markalar, müşterilerinin sorunlarına ortak çözüm bulmalarını sağlamakla birlikte, kendilerine önemli bir geri dönüş elde etmekte ve omuzlarındaki yükü de azaltmaktalar. Müşteriler, ürünle ilgili sorun yaşadıklarında çağrı merkezini arayıp aldıkları bilgilerden ziyade, aynı ürünü kullanan diğer müşterilerin deneyimlerine daha çok güveniyor ve daha faydalı buluyorlar. Çünkü, çağrı merkezi görevlisi formal bir bilgiyi “işi gereği” sunarken, forum sitesindeki tüketici, deneyimsel bilgilerini “gönüllü” olarak sunuyor.

Aslında isim olarak yeni olmakla birlikte, crowdsourcing’in özündeki paylaşım, birlikte hareket etme güdüsü ve beraberindeki enerji tarihten de birçok örneğini bulabilme şansı veriyor. Farkı; çağımıza geldiğinde profesyonel bir kullanıma dönüşmesi, bilinçli olarak yönlendirilen bir süreç yaratılması ve en önemlisi gönüllük esası üzerinde inşa edilmekle birlikte temellerine ekonomik çıkar/kazanç yerleştirilmiş olması. Küçüklüğümden hayal meyal hatırladığım, köydeki imece çağrıları bunun en güzel örneği. Köyün herhangi bir ihtiyacının giderilmesi gerektiğinde genellikle anons imkanı tanıyan tek mecra olan cami hoparlörlerinden köylüye yapılan çağrı ile bir araya gelen köylüler, yıkılan okul duvarını hep birlikte onarır, evlenecek çiftlerin düğünleri için her biri evinden sandalye, masa gibi ihtiyaçları tedarik ederdi. İhtiyacın niteliğine göre bazen maddi katkıyı da gerektirse, işin özü gönüllülük esasına dayanırdı. İşte crowdsourcing’in temelinde de bu imece ruhu yatar. Fayda yaratmanın haz verdiği kişilerdir crowdsourcing kalabalıkları. Bugün imece usulü iş yapmaya davet eden muhtarlar; markalar, davete icabet eden köylüler; gönüllü tüketicilerdir. Türkçe karşılığı henüz oturtulmamış olan, bu nedenle Jeff Howe’un eserinin Türkçe çevirisi de aynı isimle yayınlanmak durumunda kalmış olan Crowdsourcing için İmece Usulü Pazarlama desek nasıl olur? Çok güzel olur, çok da bizden olur. (Türkçe yayınlarda hali hazırda; kitle kaynak kullanımı, kalabalık kaynak kullanımı ve topluluk kaynak kullanımı gibi uyarlamalar ağırlıktadır.)

Son noktayı da yine Howe ile koyalım; "bir işi en iyi yapacak kişi, o işi en çok yapmak isteyen kişidir."


31 Ocak 2012 Salı

Hatasız Marka Olmaz!

Arabistan pazarına giren Coca-Cola, tutundurma kapmayanları kapsamında şehrin duvarlarını süsleyecek bir reklam çalışması yapar. Üç kareli çalışmanın ilkinde çölde ölmek üzere olan bir insan, ikinci karede cola içer ve son kare de ise çölde olmasına rağmen serinlemiş ve rahattır. Ama unutulan bir şey vardır ki Araplar sağdan sola okur ve dolayısıyla algı da sağdan soladır. Serin bir insanın cola içtikten sonraki tükenmişliğini yansıtan bir insan resmidir o Araplar için.

Pazarlama Hataları!

Tam anlamıyla böyle şeyler değildir. Bu hikayeyi bir çoğunuzun burada ilk kez rastlamadığına da eminim. Doğruluğu bile şüpheli olmakla birlikte (şehir efsaneleri) bu tarz bir uygulama da kuşkusuz hatadır ancak pazarlama hatalarını daha derinlerde aramak gerekir. Belki pazarlama hatası denildiğinde ilk akla gelen bu hikayenin kahramanının Cola-Cola olduğunun bilinmesi ve Coca-Cola’nın bugünkü pozisyonu - basit bir gözlem de olsa - bu hatanın ne kadar önemli! bir hata olduğunun göstergesidir.

Elbette bu tür hikayeler öğreticidir, ders verir ancak bir markayı yok edecek güçte değildir. Ne Spainair, ne Kodak için bu tarz bir hata hiç duymadım. Yahoo’nun da böyle bir hikayesini hatırlamıyorum. Hatta tam aksine Google’ın ilk çıkışında Yahoo’nun “ünlem”inden esinlenmesi (bakınız soldaki resim) ilk paragrafta yazdığım tarzdaki pazarlama hatalarının efsanelerindendir. Ama bugün bir Google’a bakın, bir de Yahoo!’ya…

Kısacası tutundurma kampanyalarında yapılacak hata, sizi ölüme götürmez. Yeter ki sürekliliği olmasın. Sonuçta hatasız marka olmaz!

Kodak’ın iflasının analizi pazarlama hataları literatürü için temel kaynak olabilecek kapasitede olacaktır. Alanında en güçlü markalardan biri, tüm Dünya’da bilinirliğe sahip bir marka ve kendini geliştirmek üzere ilk olarak kendisi tarafından geliştirilen ürününün (dijital fotoğraf makinelerinin) rakiplerce daha başarılı kullanılması sonucu gelen iflas. Kendi silahı ile vurulmak… Dijital fotoğraf piyasasına Kodak olarak girmeyecektin Kodak! Başımız sağ olsun…

7 Aralık 2011 Çarşamba

4 ~ 120 ~ 10

2007 yılı Aralık ayında "onair" diyen marketman, 4.yılını bitirmek üzere... Geçen 4 yılın ilk yıllarını daha sık yazılan ve biraz daha literatür ağırlıklı; son yıllarını ise ağırlıklı ayda bir yazı ve gözlem ağırlıklı olarak özetlersek yanlış olmaz...

4 yılı tamamlamış iken en beğenilen yazıları sıralamak istedim. Bir Top10 misali... Aslında en beğenilen demek pek doğru olmadı; en çok tıklanan/okunanlar diyelim... 4 yıldaki 120 yazı içerisinden en çok tıklanan ilk 10...

İşte TOP10*











Tabi burada yazım tarihleri de önemli aslında... 3 yıldır sayfada duran bir yazı ile yeni girilmiş bir yazıyı kıyaslamak mümkün değil. Ancak listede yer alan yazıların biri hariç (Mutlu Çalışan) , tamamının geçmiş dönemlere ait olması, en azından geçmişi uzak yazılar içerisinde adilane bir dağılımı gösterdiğinin kanıtı.. Bir de "Doğan Görünümlü Şahin'in Gücü"nü bu noktada ayrı yere koymak lazım. Uzak ama oldukça uzak ara lider. Neredeyse yazıldığı günden bugüne her ayın 1.si... Aslında kuşçuların varlığının ve etkisinin halen gücünden bir şey kaybetmediğinin de göstergesi.

*Google Analytics verilerine göre en çok tıklananlar.

20 Kasım 2011 Pazar

Sanat, Eğlence, Spor, Sağlık, Marka ve bir Dünya Rekoru...


Özellikle gerilla pazarlama çalışmalarına ilgi duyuyorsanız, 3 boyutlu sokak reklamları ile karşılaşmışsınızdır kuşkusuz. Aslında pazarlama dışı sanatsal olarak gerçekleştirilenlerine de rastlamanız olası. Hatta büyük ihtimalle e-posta'nıza bir power point dosyası olarak da düşmüştür bu tarz çalışmalar.

Şimdi bunların en iyilerinden birine bakalım. Aslında Guinness Rekorlarına girmesi nedeniyle direkt "en iyi" sıfatını da yakıştırmamız yanlış olmaz. Evet, geçtiğimiz günlerde dünyanın en büyük 3 boyutlu sokak resmini yaparak Guinness Rekorlar Kitabına girmeye hak kazananan bu çalışma, insanlara fitness alışkanlığı kazandırmak amacıyla geliştirilmiş antreman programı Reebok CrossFit kapsamında Reebok'tan geldi.

Dünyadaki 3 boyutlu sokak resmi sanatının önde gelen isimleri arasında yer alan Joe Hill ve Max Lowry tarafından 1,160.4m2 ölçüsünde hazırlanan bu çalışma, Londra'da yer alan Canary Wharf ve West India Quay'de yapıldı. Yapımı yaklaşık bir hafta süren ve sokak sanatını sporla birleştirerek değişik bir yaklaşım sergileyen bu çalışma ile ilgili görseller aşağıda. (Resimlere tıklayarak derinliği daha yakından hissedebilirsiniz.) Ayrıca resimlerden de anlayacağınız üzere, sanatı sokağa taşıyan Joe Hill ve CrossFit fitness tutkunları, bu çarpıcı tasarım üzerinde egzersiz de yapmışlar.





Resimlerden etkilendiyseniz, aşağıda keyifli rekor çekimlerini de atlamayın derim.

Resimlerden etkilendiyseniz, aşağıda keyifli rekor çekimlerini de atlamayın derim.






CrossFit programı ile ilgili daha fazla bilgi için buraya, CrossFit oyunları için buraya bakabilirsiniz...


10 Kasım 2011 Perşembe

O da Sebeplensin!!!

Dinlediğimiz, okuduğumuz veya bizzat bizlerin yaşadığı birçok müşteri deneyimi hikâyeleri; pazarlamaya tuttuğu ışık ötesinde aslında insanlık, ilişkiler, paylaşım, saygı ve benzeri birçok unsur üzerine önemli öğretiler taşıyor. Bu nedenle olabildiğine müşteri deneyimlerini okumaya, onlara ulaşmaya çalışıyorum. Benim de hayatımda önemli izler bırakan deneyimler oldu elbette. Bunlardan birini Maharet: Mutlu Etmek başlıklı yazımda da paylaşmıştım. Şimdi yine yıllar önce yaşadığım ve her fırsatta anlatmaktan zevk aldığım bir deneyimimi daha paylaşmak istedim.

Üniversite’de okuduğum zamanlardı... ( 2003 veya 2004 yazı olması lazım) Köy Hizmetlerinde işe giren kuzenim, ilk görev yeri olarak Artvin’e atanmıştı. Biz de bir diğer kuzenim ile birlikte yanına ziyarete gitmeye karar verdik. (Öncelikle hayatımda ilk kez gittiğim Artvin’in merkeze ulaşmak için döndüğümüz o virajlarını ve kaldığımız 3 gün boyunca insanlarının konukseverliklerini asla unutamadığımı belirtmek isterim.)

Gittiğimiz ilk günün akşamında bazı birkaç ihtiyacımızı karşılamak üzere, kuzenin kaldığı lojmanların karşısındaki minik bir bakkala girip güler yüzlü bir amcadan alışverişimizi yapıp çıktık. Ertesi gün akşamında yine ufak tefek birkaç ihtiyaç için bakkal amcamızın yanına gittiğimizde; “gençler sanırım misafirsiniz burada, dün akşamda benden alışveriş yapmaya gelmiştiniz…” diye giriş yaptı konuşmasına. Küçük bir yer olması nedeni ile herkesin bir birini tanıdığı; en azından yüz aşinalıklarının olduğu kesindi. Konuşmasının devamı ise bizi şok eden bölümdü: “dün akşamda benden aldınız alacaklarınızı; bakın tam karşıda bir arkadaş daha var (yolun hemen karşısındaki bakkalı gösteriyordu) bu akşamda o arkadaştan alışveriş edin de o da sebeplensin!!!” önce kuzenle birbirimize baktık ve hiçbir şey diyemeden çıktık bakkaldan. Ciddi anlamda şok olmuştuk. Ne bir teşekkür edebildik ne bir takdir… Karşı bakkaldan alışverişimizi yapıp eve döndüğümüzde yeni yeni kendimize geliyorduk ki Artvin’de görev yapan kuzene başımıza geleni anlatırken atıyorduk şokumuzu. O ise alışmış olacak ki soğukkanlıydı ve bizim suratımızdaki ifadeye gülümsüyordu…

Ertesi gün son günümüzdü. Adettendir; şehrin meşhur bir şeyini alalım dedik. Cevizli sucuğu meşhur olurmuş. E biz de severiz zaten, gidip biraz cevizli sucuk alalım dedik. Şehrin tam merkezinde, camında asılı cevizli sucukları gördüğümüz dükkana girdiğimizde ikinci şok bizi bekliyordu…;

-Abi bize cevizli sucuk verir misiniz birkaç tane;

+Gençler sanırım misafirsiniz; hoş geldiniz. Ne için istiyorsunuz cevizli sucuğu?

-Ne için olacak abi, yemek için. Artvin’in cevizli sucuğu meşhur dediler, biz de evdekilere de götürelim dedik.

+Ben de onun için sordum zaten gençler. Siz Artvin’in cevizli sucuğunu arıyorsunuz belli ki. Bendekiler ise Erzurum’dan gelme. O yüzden, 200-300 metre ilerde cevizli sucuğu kendisi yapan, Artvin’e has cevizli sucukları satan bir abimiz var. Siz oradan alın.

Dumur bir şekilde çıkıyoruz tabi biz yine…

Aslında hikâye değil masal gibi… İnanması güç… Belki her zaman olan bir şey de değildi, bize denk geldi ama gerçekten muhteşem deneyimlerdi. Hayatımın 2 günü içerisine sığan bu zihniyetle bir kez daha karşılaşamadım. Karşılaşabileceğimi de düşünmüyorum. Olayın pazarlama boyutuna falan da hiç girmeyeceğim. Sadece okumak ve üzerine biraz düşünmek gayet yeterli..;her açıdan!