Bu Blogda Ara

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Güldüren Reklamlar 101

Kadınlar kendini güldüren erkeklerden hoşlanır mı tartışıladursun, tüketicinin kendisini güldüren reklamlardan hoşlandığı kesine daha yakın bir gerçek gibi... 

Tüketicinin ilgisini çekme derdindeki markanın gücüne inandığı en önemli stratejilerdendir güldüren reklamlar. Göründüğü kadar da kolay değildir maalesef. Moliere'in "insanları aldatmak, güldürmekten çok daha kolaydır" düşüncesi reklam dünyası için de geçerli. Belki tez konusu olabilecek, kitap yazılabilecek bir derinlikte olsa da, özellikle sıcak yaz günlerine doğru yaklaşırken "Güldüren Reklamlar 101" tadındaki yazımı pazarlamasyon için yazdım. Okumaya buradan devam edebilir, her türlü katkınız ile mutlu edersiniz...



1 Mayıs 2014 Perşembe

Bu Yazıyı Amuda Kalkarak Okumayınız!

"Oyunumuz birazdan başlayacaktır. Lütfen yerlerinize geçiniz. Oyun sırasında ses ve görüntü kaydı yapılmamasını rica ederiz." uyarısı ardından salon ışıkları kapanır ve sahne ışıkları yandığı gibi cep telefonundan kayda başlar adam. Arkadaşı, "Duymadın mı, kayıt yapmayın dediler" diye uyarıyı hatırlatır ama adam durur mu, yapıştırır cevabı: "Boş ver ya, bir şey olmaz. Hem yasak demediler ki, rica ettiler.

Özellikle keyfimiz söz konusu ise uyarılar bizim için son derece anlamsız. Yeni çimento dökülmüş bir kaldırım üzerinde elimizin izinin yer almasının vereceği keyif varken, ne çevrelenmiş barikat engelleyebilir bizi, ne de "lütfen basmayınız" uyarısı. Saatte 12 kişinin katili olan sigaranın üzerine "sigara öldürür" yazmanızın da bir anlamı yok. Hatta Martin Lindstorm'a sorarsanız yazarak daha beter ediyorsunuz işi. Üç yıl boyunca iki bin kişi ile yaptığı araştırmayla "insan beyninde klasik bir şartlanma yaratarak her gördüğünde sigara tüketimine yol açıyor" sonucuna varmış çünkü. Tren garında hareket etmeye 10 dakika kala "kapalı alanlarda sigara içmeyiniz" anonsunun beni trenden nasıl indirdiğini hatırlatınca da kendimce araştırmanın sağlamasını yapmış oldum. 

"Sigara öldürür" uyarısına olan kayıtsızlığın ana nedeni, malumun ilanı oluşu. İnsanların bilerek aldıkları risklerin her defasında hatırlatılmasının bir caydırıcılığı olmuyor. Özellikle milyonların aldığı bir riskin hatırlatılması! Düşündüğünde kuş gribinden ölen elle sayılabilen kişi sayısı, tavukçuluk sektörünü darmadağın edebilirken, milyonları öldüren sigaranın hayatına dolu dizgin devam ediyor olması oldukça saçma. Fakat insanın değer algısı temelinin, az olanın değerinin yüksek olduğu üzerine kurulu oluşu gerçeği, yalnızca olumlu durumlarda devreye girmiyor...

18 Nisan 2014 Cuma

Zamana Dokunmak...

Bağımlılık konusunda kendimi büyük oranda şanslı hissederim. "Olmazsa olmaz bir ürünüm" yok desem çok az başım ağrır. O başımı biraz ağrıtacak olan sebep ise saat. Sol bileğimi saran bir kordon olmadığında kendimi çıplak hissetmem nedeni ile pili bitmiş veya bozulmuş bir saatle geçen günlerim var benim. Zamanı öğrenmemi sağlayan bir ürün olarak düşündüğümde bağımlılık kavramından uzaklaşmaya başlasam da, saatin aynı zamanda erkeğin vazgeçilmez aksesuarı olduğu inancım beni yeniden bağımlılık noktasına taşıyor haliyle. 

Saate zaman öğretici özelliğinden fazla bir misyon yüklememden olsa gerek, analog saat düşkünüyüm. Zaman öğrenme görevini akıllı telefonlara taşere etmeyi sevmemem gibi zamanı alarm ile birleştiren her türlü ürüne karşıyım... Buna vesile olan saatler dahil. 

8 Nisan 2014 Salı

Beyaz Pazarla'ma!

İnsanlık tarihi ayıplarla dolu; kişiye özelinden kendi kitlesini yaratanlarına kadar… Bu ayıpların başında gelenlere kolaylıkla koyulabilir sanırım ırkçılık. Hiçbir türlüsünü anlayamamakla birlikte, ten üzerinden yapılan ırkçılık, anlaşılabilmesi zihnimin/algımın imkansız noktalarında yer alan konulardan. (Aslında bu anlamlaştıramamadan son derece mutluyum.) Bir insanın siyah tenli olması, onu neyden eksik bırakabilir veya bir insanın beyaz tene sahip olması ona hangi üstünlükleri kazandırır? Neyse ki en fazla 2 renk seçeneğimiz var. Yeşil, mavi, kırmızı tenli insanlarla dolu dünya çok daha acımasız bir yer olabilirdi!

Savaşlara neden olan, adına örgütler kurulan ırkçılık, haliyle pazarlamada da kendine yer bulabiliyor. Çok da eski olmayan tarihimizi anlatan, kitaptan filme birçok eser “siyahlar giremez” tecrübeleri ile dolu. Aslında çok yakın tarihimizden de benzer hikayeleri okuyoruz. Pazarlamaya konu olma noktasında ilk ve en ilkel uygulamaları da bu ve benzeri olsa gerek. Yalnızca beyazların girebileceği tiyatrolar, yalnızca beyazlara bira satan birahaneler, yalnızca beyazların binebileceği otobüsler… Siyahların yalnızca hizmetkar olarak var olabildiği yıllar: 

15 Mart 2014 Cumartesi

Girişimcinin Değişmez İş Ortağı: Bankalar

Daha doğduğumuz ilk andan itibaren ihtiyaçlarımızı karşılama eğiliminde oluşumuz gerçeğiyle birlikte dünyanın var oluş tarihi ile girişimcilik olgusunun var oluş tarihinin aynı ana denk geldiğini söylemek yanlış olmaz. Klasik ifadesi ile kıt kaynaklarla sonsuz ihtiyaçlarını karşılama çabasındaki insanın, bu ihtiyaçlarını karşılamasındaki en büyük yardımcılarındandır girişimci.

En ilkel hali ile ellerindeki varlıkları karşılıklı olarak değiştirerek ihtiyaçlarını karşılayan; her biri girişimci olan insanların oluşturduğu sistemden; nüfusun artması, iş paylaşımı gerekliliği ve en nihayetinde paranın icadı ile birlikte girişimciliğin toplumda ayrı bir görev tanımı kazandığı ve uzmanlık gerektirdiği sisteme geçildi. Elindeki varlıkları daha akılcı kullanarak girişimcinin temel kaynağı olan sermayeye sahip olmaya başlayanlar tarafından geliştirilen girişimciliğe bankacılık faaliyetlerinin eşlik etmeye başlamasının ise, sermayenin eşsiz kaynak olma parıltısını azaltırken, sermayeyi de daha değerleştirdiğini söylemek gerekir.

Günümüz piyasalarında girişimci olarak var olma motivasyonundaki kişilerin yalnızca sermaye ile hareket edebilmesi neredeyse olanaksızdır. Sonsuz bir sermayeye dahi sahip olsa, piyasanın dinamikleri bir girişimcinin mutlak suretle bankacılık hizmetlerinden yararlanmasını gerektirir.

          Melek yatırımcı, kickstarter gibi oluşumların var olduğu günümüzde, girişimciliği sermaye/para özelinde ifade edebilmek çok yetersiz olmakla birlikte diğer tüm motivasyonları sağlamış ve girişimcilik yolculuğuna çıkmış olanların bankacılık hizmetleri ile olan ilişkisindeki başarısı, toplam başarısını da belirleyecektir. Bu nedenle banka ve girişimci ilişkisi, üzerinde önemle durulması gereken bir konudur.

16 Şubat 2014 Pazar

Cam Tavanı Çekiçlemek

Bugün hala Anadolu'nun birçok yerinde hamile bir kadına çocuğun cinsiyeti sorulduğunda cevabın "kız" olması ardından "e olsun" tepkisi ile karşılaşmak mümkün... Kadına şiddete yönelik bitmek bilmeyen mücadeleler, çocuk yaşta gelin edilenler, sessizlik ortamında "bir yerlerde kız doğdu" güzellemelerimiz ve daha çokçası, ülkemizde kadının yerini anlamak için fazlası ile yeterli. Bu ve benzeri mücadelelerin sevgi ve değere konumlandırılarak; (nispeten) doğru/iyi olanların ön plana çıkarılarak verilmesi düşüncesinde biri olarak bu temel cinsiyet problemlerinin aşıldığı, Maslow'un kendini gerçekleştirme seviyesine ulaşmayı başaranların sorunu üzerinden devam ederek cam tavan üzerine konuşalım biraz.

Altı ısıtılan cam fanus içerisinde zıplayan pirelerden bir de ben bahsetmeyeceğim elbette ama cam tavanı, kadınların üst düzey yönetim pozisyonlarına gelmelerini engelleyen, görünmez engeller olarak kısaca ifade etmekte de fayda var.

6 Şubat 2014 Perşembe

Reklamda Ünlü Kullanımında Çok İyi Olacak Kadar Kötü Olabilmek!

Kotler tarafından, "şirketlerin kendi adlarını parlatmak için ünlülerin havalarını ödünç aldıkları strateji" olarak pek güzel özetlenen reklamda ünlü (celebrity) kullanımı, tüm dünya reklamcılığının asla vazgeçmeyeceği tercihlerden. Bir çok mecrada çokça celebrity kullanımı derlemeleri bulabileceğiniz gibi, zamanında ben de Ali Ağaoğlu'nun self-celebrity! halini anlamaya çalıştığım yazımda ve Ukra İnşaat'ın Polat Alemdar ile sona yolculuğundan bahsettiğim yazımda ünlü kullanımından bahsetmiştim.  

Bu sefer işin eğlence tarafında kalıp, biraz da kobilerimize destek olmak istedim! 

İki örnekle, öğretirken güldüren, güldürürken düşündüren ünlü kullanımı konumuz. Ya da "reklamda ünlü kullanımı" ile "o kadar kötü ki çok iyi" stratejisinin güçlerini birleştirdiğinde ortaya çıkan o müthiş etki mi desek! Arapın yağı bol bulduğunda giriştiği eylem ile de açıklanabilir belki ama kıroyum ama para bende daha uygun gibi. Neyse, sözlere gerek yok videoları var ya:


26 Ocak 2014 Pazar

Kör Testin Gör Dediği...


Coca-Cola'nın, Birleşmiş Milletler'in tanıdığı ülke sayısından daha fazla ülkeye hizmet sunan bir marka olduğu düşünüldüğünde, kolayı "postmodern yaşamsal sıvı" olarak tanımlamak yanlış olmasa gerek... Bu yaşamsal sıvıdan vazgeçemeyen insanlar için ise Coca-Cola ile ön plana çıkan bir diğer küresel marka da Pepsi.

Özellikle müptelası olanları için kola tercihindeki marka bağlılığı, bir çok sektöre göre çok şiddetli boyutlarda. Bağımlılık derecesinde ihtiyaç duysa da Coca-Cola yoksa bu ihtiyacını Pepsi ile gidermek istemeyen veya tam tersi olan bir çok kişiyle siz de tanışıyorsunuzdur. Bu katı tercihe sahip olan kişilere bu bağlılık şiddetinin nedenini sorduğunuzda ise lezzet kıstasında bir tercihi olduğunu söyleyecektir. Oysa uzun yıllardır süre gelen kör test sonuçları, lezzetin bu tercihte (hemen) hiç bir etkisi olmadığı yönünde sonuçlar verir.

Bildiğiniz gibi kör test, tüketicinin markasını bilmediği ürünler içerisindeki tercihleri üzerine yapılan bir araştırmadır. Yine kola özelinde örnek vermek gerekirse, ayrı bardaklara Coca-Cola, Pepsi ve belki diğer markalarla birlikte kola doldurularak tüketiciden içtiği kolanın hangi markaya ait olduğunu söylemesi istenir. Birkaç kere deneyimlediğim bu çalışmada, asla Coca-Cola'dan başka bir kola içemeyeceğini söyleyenlerin dahi Coca-Cola ile Pepsi'yi, hatta Cola Turka'yı karıştıranlarına şahit oldum. 

17 Ocak 2014 Cuma

Bazen de Pazarlamamalı!

Bazen karşılayamayacağın bir taleple karşılaşırsın. Bazen müşterin kadar müşterin olmaması gerekenleri de tanıman gerekir. Toplumsal fayda ise zaten vazgeçilmezin... Samimi olmaya da mecbursun, tüketici artık her şeyin farkında! 

Pazarlamama (Demarketing) nedir, Pazarlamasyon'da anlatmaya çalıştım. Buradan devam edebilirsiniz...

13 Ocak 2014 Pazartesi

Kulakcıkları Kesilmiş Gofret

Hayatımızın artık her anında yer alan, en olmadık yerde dahi burnumuzun dibinde biten reklamlardan çokça şikayet ettiğimiz doğrudur... Ancak rutin hayatımız içerisindeki anlık keyiflenmelerimiz içindeki payını da es geçmeyelim. Daha konuşmayı dahi öğrenmemiş o küçük insanları bile ekrana kilitleyen reklamların bir tılsımı olduğu çok açık.

Fıkra anlatır gibi anlattığınız reklamlar sizde de oluyordur eminim. Hatta karşındakinin bildiğini bilsen bile keyifli bir anın keyfini artırmak için hatırlayıp neşelenmek istediğin reklamlar...

Bu akşam onlardan birine denk gelmişken zihnim beni geçmişe götürdü. Önce beni geçmişe götüren o reklamı paylaşayım: 


Aslında 6-7 aylık bir geçmişi olmasına rağmen bu reklamı yeni izlemiş olmam balıkları haklı çıkarıyor gibi. Eti onlara hala bekledikleri değeri vermiyor ama neyse ki hafızaları pek iyi değil...