Bu Blogda Ara

Trabzonspor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Trabzonspor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2011 Cumartesi

Karadeniz Esintisi, Fırtınanın Mı Habercisi...

Marketman’da ilk yazmaya başladığım dönemde de benim için ayrı bir önemi olduğunu belirterek iki sevdamı birleştirip “Trabzonspor Futbol Kulübü Değil, Trabzonspor Markası” başlıklı ve Trabzonspor + Pazarlama konulu bir yazı yazmıştım. Yeni bir değerlendirmenin zamanı geldi diye düşünüyorum. Ve bu sefer Pazarlamanın biraz daha dışına çıkarak ama tam olarak kopmadan. Keza bu sene Trabzonlular hatta Karadenizliler için ayrı heyecanlı, ayrı önemli.

Bu sene önemli çünkü Trabzonspor 27 yıllık hasretini dindirmeye çok yakın. Her ne kadar son iki haftadır algılara aksini yerleştirme çabaları olsa da, korku psikolojisi yaratılmaya çalışılsa da gerçek bu. 2010-2011 sezonunun ilk yarısını 42 puan gibi lig tarihinin en başarılı derecelerinden biri ile bitiren Trabzonspor şampiyonluk başarısına çok yaklaştığı bu noktaya kolay ulaşmadı. Üç sene önce hatırı sayılır derecede transfer yapılırken, “geleceğin takımını kuruyoruz” söylevleri, bundan önceki başarısız olunan dönemlerdeki uygulamalarının aksine günü kurtarmaya yönelik vaat olmaktan çıkıp gerçekten geleceğe yapılan uzun vadeli yatırım olarak devam ettirildi. Sonraki sezonlarda birkaç transfer takviyesi ile devam etti takım. Bu süreçteki en büyük sekte ise Ersun Yanal’ın görevden alınışı ve Hugo Bross gibi Trabzon ve Trabzonspor kültürüne uymayacak biriyle yola devam etme kararıydı. Onun dışında izlenen transfer politikası, yönetimdeki istikrar hepsi yolundaydı. Aslında Hugo Bross yerine Şenol Güneş düşüncesi yönetimin en büyük ideali idi. Devam eden planı en iyi tamamlayacak doğru karar alınmıştı aslında ama o dönem Şenol Güneş’in kendi hedefleri ve sağlam kişiliğinin gereklilikleri neticesinde bu karar ertelenmişti. 2009-2010 sezonun ilk yarı sonlarına doğru bu karar uygulanabildi ve bugünkü gelinen noktanın en önemli adımı tamamlanmış oldu. Kaldı ki bu adımın lig sonunda da şampiyonluk turu atan takımın Trabzonspor olması ile ne kadar doğru olduğunun çok sesli olarak dile getirileceğinden eminim.

Şu an uzun vadeli plan yolunda gidiyor olmakla birlikte elbette aralarda aksaklıklar çıkıyor. İlk başlarında da biz taraftarlar geliyoruz. Saman alevi gibiyiz. Kısa vadede bir parlıyor, bir carlıyoruz. Bir hafta deplasmanda 60.000 taraftar ile seyirci rekoru kırıyoruz, bir hafta tribünü dolduramıyor ve alınan bir beraberlik nedeni ile oyuncumuzu yuhalaya biliyoruz. Elbette bu aslında Karadeniz insanın yapısından ileri gelen bir sonuç. Ama başarı isteniyorsa, özeleştiri yapıp bazı özelliklerimize huylarımıza gem vurmamız gerekiyor. En azından belli bir süre. Karadeniz insanının yapısını bilen, Trabzonspor başarısı karşısındaki topluluklar zaten bu özellikten ziyadesi ile istifade etme yarışında. Gerek rakipler, gerekse rakiplerin başarılarından nemalanacak olan 3. Kişiler ısrarla taraftarda ve en büyük eksikliği tecrübe olan takım oyuncularında korku ve panik psikolojisi yaratmanın peşinde. Bu noktada Trabzonspor’un en büyük avantajı gerek tecrübesi gerekse kişiliği ile yine Şenol Güneş’tir. Taraftarın yapması gereken ise çok basit: Şenol Güneş’in her beyanını idrak ederek, sindirerek ve en önemlisi anlayarak dinlemek ve ona göre hareket etmek.

Aslında pazarlama boyutunda da bu son üç sezonluk süreçte çok başarılı adımlarımız var. Ki bunun sahadaki başarıda da oldukça önemli katkısı bulunduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki 61. Dakika şovları. Karakter ile birebir uyuşan ve son derece kanıksanan bir uygulama. Artık dakika şovu Trabzonspor’a hastır. Bundan sonra yapılacak olan taklide girer. Belki ilk yapan Trabzonspor taraftarı değildir ama en doğru yapan ve benimseten o dur. Dolayısıyla sahibi de o dur. Bir diğeri Brezilya basınına bile konu olan maç sonrası kolbastı gösterisi. Yöresel özelliklerle tüm ulusa yayılış. Sırf bu şovu izleyebilmek için Trabzonspor’un kazanmasını isteyen başka takım taraftarı arkadaşlarım var. Bir de şu maskot işini çözebilsek çok güzel olacak. Bu konuda halen Laz İdris’i çok yakıştırıyorum. Eğlence boyutlu bu uygulamalar yanı sıra HES projesi , Trabzoncell, yeni stat projesi, Basketbol Şubesi, TS Club ve artan şube sayısı ve benzeri çalışmalar diğer başarılı adımlardır. Belki bunların içerisinde önemli bir getirisi olan projelerde bulunmaya bilir ancak rekabet ettiğiniz markalar ile yarıştığınız platformda aynı/benzer ürünlerle yer almanız bir şarttır. Ben de bu ülkenin en büyükleri içerisindeyim diyecekseniz sadece sportif başarı ile yarışmanız yeterli olmayacaktır.

En önemli hususlardan biri de Trabzon’un sürükleyici, devrimci yapısıdır. Bunu da burada uzun uzun anlatmaya gerek yok. Yılmaz Özdil’in 01.12.2010 tarihli “Trabzon Travmadır” başlıklı yazısını okumak yeterli. Yılmaz Özdil’in bahsettiği gibi bu unsur da tamam iken, Trabzonspor’un sezon sonunda başarıyı yakalaması kaçınılmazdır. Yılmaz Özdil’e şöyle bir ekleme yapayım sadece: kendisi Trabzon’un peşinde sürüklediği Anadolu takımlarından bahsetmişti yazısında. Bu sene bu sürükleyiş yalnızca Süper Lig ile de sınırlı değil ayrıca. Girişteki “Karadenizliler için önemli” ifademin de esas temeli buydu. Bank Asya 1. Lig’inin şu an itibariyle (18. Hafta) ilk üç sırasına bakalım: 1. Ordu Spor, 2. Samsun Spor, 3. Çaykur Rize Spor… Kim ne derse desin, Mayıs 2011 sonunda tekrar görüşelim. Bu sene Karadeniz senesi… Ayrıca Yılmaz Özdil’in de dediği gibi bu başarı bu seneyle de kalmaz, bu ivmeyle en az birkaç sezon daha devam eder. Hele ki 18 takımın 5’inin Trabzon, Ordu, Ç.Rize, Samsun (veya Bolu) ve Karabük Spor’dan oluştuğu bir 2011-2012 sezonu düşünün.

Türk Futbolu uzunca bir süre Karedeniz etkisinde sürüklenmeye hazır olsun…

28 Ekim 2009 Çarşamba

SPORCELL PAZARLAMA

Sanırım önceki yazılarımdan birinde daha belirtmiştim: Türkiye’deki en büyük rekabetlerden birini gsm operatörleri arasında yaşanan rekabet oluşturuyor. Bu rekabetin ağırlıklı boyutu son zamanlarda 3G yönünde cereyan etse de, ayrı bir boyutu ülkemizin büyük spor kulüplerinin yarattığı gsm operatörleri boyutunda. Bu noktada bahsedilebilecek ve/veya incelenebilecek birçok yönü olmakla birlikte, operasyon boyutu tek bir ana operatör(AveA) alt yapısında toplanan yeni hatları biraz daha spor pazarlaması ağırlığında incelemek istedim.

Spor pazarlaması en yalın şekliyle; spor ürün ve hizmetlerinin pazarlanması tanımını içereceği gibi diğer ürün ve hizmetlerin pazarlanmasına sporu dahil etmeyi de içerir. Kuşkusuz tüm Dünya’da spor, her ülkenin bağımlılık boyutu ile ayrıştığı ağırlıklı dallarına göre pazarlamanın en önemli araçlarından biri olmuştur. Özellikle sponsorluk tarafında en büyük kaynakların aktarıldığı alandır. Benzer şekilde reklamlarda ve diğer tutundurma araçlarında bir numaralı başvuru aracıdır. Dünyanın en büyük ekonomilerinden birini spor ekonomisinin oluşturduğunu ve tüketicilerin spora olan ilgisini düşündüğümüzde de bu durumun nedeni çok daha açık bir şekilde ortaya konuyor.

Ülkemizde ise bir numaralı spor dalının futbol olduğu ve futbolunda dört büyük kulübümüz etrafında döndüğü aşikâr. Gelişen piyasalarla birlikte futbol kulüplerimizde çağa ayak uydurarak kendi piyasalarını büyütme çabasındalar. Tesisleşme boyutunda atılan ilk adımlar, profesyonel yönetim arayışları ile süreci devam ettirdi. Sonrasında, yeni taraftar ürünleri, daha büyük sponsorluk anlaşmaları, taraftar storelar, çeşitli organizasyonlar, yayın anlaşmaları daha büyük bir ekonomiyi doğurdu. Büyüyen ekonomi ve artan rekabet ortamında da kulüpler her geçen gün yeni bir stratejinin, yeni bir ürünün peşinde… Hedef; sahip oldukları kitlelere daha çok ulaşabilmek ve bu ulaşılmışlığı da ekonomiye dönüştürebilmek. İşte bu sürecin son ayağı GSM operatörleri. Fenerbahçe’nin Fenercell’i ile başlayan süreç, Galatasaray’ın GSMobile’i ile devam etti ve en son Trabzonspor’un Trabzoncell’i bu sürece dahil oldu.

Bu üç operatör arasındaki rekabet aslında normal piyasa rekabetinden oldukça farklı. Farklılığın en büyük noktası da tam anlamıyla birbirleriyle rekabet etmiyor olmaları. Hedef kitleleri tamamen birbirinden bağımsız. Bu yeni oluşumdaki rekabetlerinin boyutu yalnızca potansiyellerini hangi oranda gerçeğe dönüştürebilecekleri ve kimin daha çok operatöre sahip olacağı. Ha bir de tabi, her ne kadar aynı hedef kitleye hitap etmeseler de birbirlerini rekabet aracı olarak kullanıyorlar: “Kim takımına daha çok sahip çıkıyor?” yönlendirmesi ile.

Peki kulüplerimiz yeni ürünlerinin tutundurma kampanyalarını nasıl yönetiyorlar? Operasyonel boyutunu yöneten aynı servis sağlayıcı olduğu için açıkçası ürünler arasında farklılıklar yok. Farklılıklar sunuşlarda… Fenercell reklamı sahada telefonla paslaşan oyuncuları içeriyordu. Taraftarları için keyifli bir reklam olmakla birlikte, taraftara sunulan bir fayda ifade etmemesi, yalnızca aidiyet duygusu üzerine konumlanması ve belki en önemlisi reklam kampanyasında taraftarını uygulama dışı tutması bence önemli eksikleri. Şimdiler de 6-0 tarifesi ile taraftarlarına göz kırpıyorlar. Taraftarının hoşuna gideceği kesin. GSMobile reklamı taraftarının sevgilisi Arda Turan üzerine kurulmuş ve buram buram duygusallık kokan bir reklam. Taraftarı harekete geçirici gücü olduğu kesin; Arda’nın hayat hikayesi ve çabalarının ardından taraftarına “seninde yapabileceklerin var” mesajını iletiyor GSMobile ancak açıkcası GSMobile’de taraftarı biraz dışarıda bırakmış gibi. Fenercell’de de GSMobile’de de taraftarı çok hissedemiyorsunuz. Trabzoncell ise bu iki uygulamanın tam tersini hayata geçiriyor; kampanyanın içerisinde, baş rolünde taraftar var. Reklamlar oldukça eğlenceli ve futbolcularda bu eğlenceye dahil olmuş. Ayrıca “hattıni bil” ile çok akıllı bir adım atılmış. Her sportif başarı ve pek tabi başarısızlık durumunda kullanılması muhtemel bir sloganla Trabzoncell hatırlanabilirliğini de garanti altına almışlar. Ürünün taraftara aidiyet dışındaki artılarını kesin çizgilerle vurgulayamayışı ise diğer kulüp operatörleri gibi Trabzoncell’in de eksiği bence.

Burada tüm spor pazarlaması için değişmez bir gerçek daha var; sportif başarı ile ekonomik başarının paralel oluşu. Özellikle ülkemizdeki taraftar profili ve spor bilincinin başarı ve başarısızlıkla büyük bir bağının bulunması bu gerçeğin dozunu da artırıyor.

Şimdilik üç kulübümüz arasındaki bu farklı rekabette kimin hedeflerine daha çok ve daha çabuk ulaşabileceği net değil. Elbette taraftar sayıları belli bir potansiyeli ortaya koyuyor ancak bu noktada mevcut potansiyeli harekete geçirmek de, daha doğrusu hedef kitlelerinin bağlılığı ve bu bağlılıklarını ekonomik boyuta taşıma konusunda taraftar sayılarının doğru tahminler yapmak için yeterli olmadığını düşünüyorum. Umarım hepsi hedefledikleri başarıya ulaşırlar ancak pazarlamasal bakışla ve süreci yönetiş şekliyle hedeflerine en yakın operatörü Trabzoncell olarak görüyorum.

21 Şubat 2008 Perşembe

“TRABZONSPOR FUTBOL KULÜBÜ” DEĞİL “TRABZONSPOR MARKASI”

Bir pazarlama uğraşçısı olarak küçüklükten beri gönül verdiğim ve değerlerimden biri olarak gördüğüm Trabzonspor’un pazarlama konusundaki eksikliklerini dile getirmek istedim. Tabii bu konuya girmemde Trabzonspor’un son yıllardaki başarısızlıkları, iletişim eksiklikleri, maziyi arayışı ve medyadaki yerinin azalmışlığı ve paralelinde taraftar kitlesini yeni nesillerle artıramayışı var. Öyle ki geçenlerde Trabzon şehrinde yapılan bir ankette dahi ilkokul öğrencilerinin tuttuğu takımlar arasında, İstanbul takımlarını tutanların oranı eski kuşağa göre ciddi artışlar göstermiş. Her şeyi Trabzonspor olan bir toplum için üzücü bir sonuç. Bu olumsuzlukların çözüm yollarını Trabzon medyası ve Trabzon’un ileri gelenleri zaman zaman reçetelendiriyorlar. Ancak bu çözüm önerileri konumları gereği ya siyasi oluyor ya da yönetimsel veya direk saha sonuçlarına paralel. Ben de pazarlama odaklı eksiklikler ve çözüm önerileri tartışmak istiyorum.


Öncelikle Trabzonspor, bu ülkede futboldaki İstanbul egemenliğine dur diyen ilk ve tek takımdır. 1967’de şehrin futbol dinamiklerini bir araya getirerek doğan Trabzonspor, 70’li yıllarda lig şampiyonlukları, kazanılan kupalar ve Avrupa destanları ile Anadolu’nun isyancı çocuğu olmuş ve bir nevi gerçekleştirdiği devrimle herkesin alkışını ve sempatisini alan bir marka olmuştur. O dönemin insanlarının artık tutunacağı yeni bir dalları vardı. Güçlü ekonomiye ve tarihe sahip İstanbul takımlarıyla yüreğini ortaya koyarak başa çıkabilen bir takım. Tam Türk kimliğine yönelik bir oluşum. O dönemlerde ki Trabzonspor’dan nasıl bahsediliyordu:


- Eskiden Trabzonspor maçlarını izlemekten sıkılırdım çünkü hep rakip kaleciyi izlerdik.(TURGAY ŞEREN)
- Eskiden Avni Aker'de korner kullanan takım kendini başarılı sayardı.(RIDVAN DİLMEN)
- Futbolculuk dönemimde Avni Aker'e çıkarken ayaklarım titrerdi.(SAMET AYBABA)


Bu örnekleri çoklaştırmak mümkün. Mesela bir de Liverpool hatırası var:


“1976-1977 Sezonu Şampiyon Kulüpler Kupası Şampiyonu Liverpool o sezon Trabzonspor'la oynadığı ilk maçı 1-0 kaybetmiş, ikinci maçta Trabzonspor'umuz yine iyi bir oyun ortaya koymuş fakat tecrübesizliğine yenilerek sahadan 3-0 mağlup ayrılmıştı Liverpool Teknik Direktörü Boby Paisley'in İngiltere'deki maçtan sonra İngiliz gazetecilerle basın toplantısı: "Gördünüz işte bu takıma yenilmiştik, Bugünde yenilebilirdik, Allah’tan tecrübesizdiler. Bu maçtan sonra kupayı alacağımıza inanıyorum. Sanmıyorum ki bir daha böyle bir takım karşımıza çıksın..."Evet, gerçekten de öyle oluyor ve Liverpool o yıl Şampiyon Kulüpler kupasını müzesine götürüyordu. Üstelik Trabzonspor'a 1-0 kaybettiği maçın dışında tüm maçları kazanarak...İngiliz Gazeteciler Liverpool'un aldığı kupa sonrası şu yorumları yaptılar: "Evet Avrupa'nın en büyüğü Liverpool fakat en büyüğü yenen tek takım Trabzonspor'u da kutlamak gerekir"...”


Görüldüğü gibi o anları yaşamış insanlar bu baş kaldırışı ve başarıyı görmüşler ancak bizim kuşak bu anları pek yaşayamadı. 95-96 sezonları ve 2003-2005 yılları arasındaki birkaç kıpırdanma ve 84’de ki son şampiyonluktan 2008’e kadarki süreçteki birkaç Türkiye kupası başarısı ve bazı Avrupa maçları bize nasip olanlardı. Ama o günkülerle ölçülemez tabii ki. Peki, o günlere dönüşün sağlanmasını beklerken o günlerin ruhunu bugün nasıl yaşarız ve o günleri bugünlerde avantaj olarak nasıl kullanırız Trabzonspor olarak. Artık işin pazarlama yönüne de girelim bu vesileyle.


Yukarıdaki ünlülerin sözlerinde hep “eskiden” sözcüğünü görüyoruz. Ben de başarılıları anlatırken hep eskiden bahsediyorum. Eski kelimesi bu kadar çok geçtiğinde bir marka için aklıma ilk gelen şey son dönemlerde de büyük ivme kazanmış “retromarketing”, yani nostalji pazarlama oluyor. Trabzonspor’un yapması gereken önceliklerden biri mazisine yatırım yapmaktır. Geçmişi ile ilgili çok şey duyuyoruz ancak görsel anlamda doyuruculuk yok. Bu senelerdeki başarıları anlatan, maçlardan görüntüler sunan, gazete manşetlerini içeren, yazar-rakip-duayenlerin yorumlarını içeren bir belgesel ve bunun iyi pazarlanması. Açıkçası geçmişe ait bir Trabzonspor vcd.si bende de mevcut ancak baştan sona konuşmalarla dolu, görüntülerin minimum olduğu bir görsel. Belki o zamanlardan kalan kaliteli görüntülere sahip değiliz ancak adı üstünde nostalji amaç, bu yüzden ne şekilde olursa olsun o maç görüntüleri şart. Trabzonspor marka bağımlıları(taraftarları) bazı oyuncularını hiç unutamaz; o efsane şampiyon kadronun oyuncularını,Ali Kemal’i, Şenol Güneş’i, Dobi Hasan’ı, Şota’yı, Arçil’i, Ünal’ı,Hami’yi, Ogün, Abdullah’ı. Bu efsaneleri bugünkü taraftarla da buluşturmak lazım. Yine bu nostalji pazarlama kapsamında müzesini daha çağdaş hale getirmeli, ziyaretçilerine farklı tecrübe ve eğlenceleri yaşatacak uygulamalarla ziyaretçi sayısını artırmalı. Eski kadronun forma dizaynında formalar, hatıralık ürünler geliştirmeli. Mesela düşünsenize TS Club markalı t-shirtler değil de Şota markalı t-şörtler daha talepli olmaz mı? Tabii yalnızca bununla kalınmayacak. Bunlar yalnızca nostalji pazarlama başlığı altındaki birkaç tavsiye.


Trabzonspor’un marka olarak önemli bir eksiği de sembol-logo-maskot ilişkisi ve eksikliği. Futbol endüstrisinde faaliyet gösteren tüm “başarılı” kulüplerin sembolleri vardır. Bunu sahiplenirler ve siz bu ifadeleri duyduğunuzda direkt o kulüpleri canlandırırsınız. Türkiye’de aslan dediğiniz de kim aklınıza geliyor? Ya da kanarya veya kartal denilince? Hemen aklınızda sırasıyla Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş geldiğine eminim. Trabzonspor’da durum bu kadar net değil. Karadeniz fırtınası derseniz evet Trabzonspor akla gelir ancak bunu nasıl sembole edebilirsiniz? Kaplanlar denildiği de oldu bir dönem halen de zaman zaman olur ancak burada biraz taklitçilik kokuyor ve bana direkt itici geliyor, ayrıca kaplanlar benzetmesini Adana Spor ve bunun gibi birkaç takım daha kullanıyor. Trabzonspor’un da bu konuda ciddi bir yönetime gitmesi gerek diye düşünüyorum. Her maçta saha da yerini alacak bir maskot. Trabzonspor çağrışımını yapacak bir sembol. Marka bağımlılığını artıracak bir sembol. Örneğin geçtiğimiz yıl ilk kez düzenlenen ve ilki Trabzon’da gerçekleştirilen Karadeniz Oyunları için bir maskot geliştirilmişti: Hamsi İdris. Bence çok başarılıydı. Çok sempatik, Trabzon halkının mizah anlayışını, kültürünü yansıtan bir maskot. Her organizasyonda sahada da geziyordu Hamsi İdris. Bunu orada başaran Trabzonlular, aynısını hatta daha iyisini Trabzonspor içinde gerçekleştirebilirler. Hamsi İdris’in babası kimse bir babalıkta Trabzonspor’a yapsın. Fenerbahçe bunu kanarya ile yapıyor. Erkeksi,sert bir oyunu kanarya ile sembolize ediyor ve başarılı oluyor. Düşünsenize Hamsi İdris’i gören çocuklar da bir sempati oluşmaz mı? Böyle bir maskot Trabzonspor marka imajını da güçlendirmez mi?


Uluslar arası çalışmalar da Trabzonspor’a çok büyük katkılar sağlar diye düşünüyorum. Tabii en güzeli bir UEFA veya Şampiyonlar ligi şampiyonluğu olur ancak bu kısa vade de olacak gibi gözükmüyor. Efes Pilsen yaklaşık 5-6 yıldır devre arasında Efes Cup düzenleyip Türkiye’nin ve Avrupa’nın önemli takımlarını doğru zamanda ve yerde buluşturup turnuva düzenliyor. Bunu Efes’in yapması olurda Trabzonspor’un yapması olmaz mı? Valla bence olur, hem de çok güzel olur.(İtalya’daki Moratti Cup benzeri bir turnuva olabilir mesela) Turnuva adını Trabzonspor Cup koymasın tabii ancak bunu Trabzonspor’un yaptığını bilinsin. Bir yıl Avrupa’da, bir yıl Amerika’da, bir yıl Asya’da, bir yıl Afrika’da. Elbette marka kulüplerleri içeren bir turnuva. Belki çok maliyetli olabilir ama getirileri bu maliyetleri özellikle uzun vadede fazlasıyla amorti edecektir. Bunu bir de sosyal sorumlulukla bütünleştirdi mi marka imajınız müthiş boyutlara ulaşacaktır. Mesela düşünüyorum da Unesco ve Trabzonspor işbirliği ile gerçekleşen bir turnuva!!! Turnuva gelirlerinin Dünya çocuklarına bırakılması ve bunda Trabzonspor imzası… Bu bir rüya gibi ancak düşüncesi bile heyecan verici. Bu tarz bir çalışma Trabzonspor markasına çok şey katar. Marka bilinirliğini ciddi anlamda artıracaktır. Bunun sonucunda marka pazarlaması da uluslar arası yapılabilecektir.


Bu düşünceleri artırmak mümkün. Ancak yapılacak esas iş, marka konumlandırılmasının yapılmasıdır. Bu düşüncelerin hepsinin altında bu yatar. Trabzonspor denildiğinde ne akla geliyor? Asi, hırslı, hücum öğeleri öne çıkıyor gibi. Trabzonspor profesyonel bir şekilde bunun araştırmasını yapmalı ve güçlü yanlarının üstüne konumunu güçlendirmelidir. Tabii marka inşasında bütünlük olmalı. Marka yönetimi profesyonel kişilerce gerçekleştirilmeli, profesyonel halkla ilişkiler birimi kurulmalı, bu ciddi görev, yönetimdeki bir kişiye basın ve halkla ilişkiler sorumlusu sıfatı verilerek gerçekleştirilmeye çalışılmamalı. İşyeriniz de bu gücü simgelemeli, yani stat ve tesislerinizi de güçlü markanıza göre inşa etmelisiniz. Zaten şuan gündemde bu konuda ciddi atılımlar var.


Tabii bunların en büyük bütünleyicisi sportif başarı. Tabii bu karşılıklı bir süreç. Eğer Trabzonspor ciddi marka yatırımları yaparsa sportif başarının kendiliğinden geleceğini düşünüyorum. Spor başarısının marka imajını güçlendirdiği gibi. En basiti bizlerin de hayalini güçlü markalar bünyesinde çalışmak süsler. Siz bu güçlü markayı yaratabilirseniz, en iyi oyuncuları da bünyeniz de bulundurabilirsiniz. Markaya yapılan yatırımlar, taraftar kitlenizi(müşterilerinizi) artıracak, kurumsal kimliğinizi güçlendirecektir. Keza Trabzonspor artık dernek hüviyetinin yanında A.Ş.dir, halka arz edilmiş bir anonim şirket.


Burada Trabzonspor’un bu yatırımlarda ekonomik olarak büyük dezavantaj taşıdığını da hatırlatmak isterim. En somut örneği FSTATS ve Allstats tarafından 20 ilde yapılan ’Türkiye’de Taraftar Profili’ adlı anket sonuçları. Ankete göre aylık geliri 1500 YTL’den fazla olan taraftar en fazla Fenerbahçe’de. Fenerbahçeli taraftarın yüzde 25.71’i bu gelir grubunda iken, 1500 YTL’den fazla kazancı olan en az taraftar yüzde 12.81 ile Trabzonspor’da. Ancak hedef zaten kitleyi büyütmek. ayrıca bu işe girişmek adına cesaretlendirici en önemli gösterge yine bu anket sonuçlarında: “Anket sonuçlarına göre, taraftarların yüzde 32.94’ü lisanslı takım ürünü almanın çok önemli olduğunu, yüzde 32.32’si ise önemli olduğunu düşünüyor. Araştırmaya göre, Türkiye’de taraftarların yüzde 51’i tuttukları takımın lisanslı ürünlerini satın alıyor. Tuttuğu takımın lisanslı ürünlerine 250-500 YTL harcayan taraftar oranı en yüksek takım Trabzonspor. Trabzonsporlu taraftarın yüzde 2.89’u, Galatasaraylı taraftarların yüzde 2.47’si, Beşiktaşlı taraftarların yüzde 2.46’sı ve Fenerbahçeli taraftarların da yüzde 2.33’ü lisanslı ürün almak için 250-500 YTL arasında para harcıyor.” Geliri en düşük grup, lisanslı ürünlere en yüksek harcamaları yapan grup!!! Fazla söze gerek yok bence.


Bir sektör olarak düşünüldüğünde spor/futbol sektörünün riskli bir sektör olduğu da gerçek tabii. Saha içi performansla çok fazla doğru orantılı. Ancak yine burada bir avantaj var. FSTATS ve Allstats tarafından yapılan anketten çıkan bir oranla yine bu avantajı ifade edeyim: FSTATS anketinde, taraftarlara, ’tuttuğunuz takımı değiştirdiniz mi’ sorusu da yöneltildi. Yüzde 11’i soruyu yanıtlamazken, yüzde 5’lik kesim daha önce başka bir takımı tuttuğunu söyledi. Ankete katılanların yüzde 82’si ise tuttuğu takımı hiç değiştirmediğini belirtti. Hangi markanıza bu denli sadıksınız?? Ayrıca ne kadar risk içerirse içersin, başarının sırrı riskten ve bu riske karşı gösterilen cesaretten geçer.


Burada bahsetmedim ancak kulüp değerleri ve kulüp gelirleri istatistiklerine ve değerlerine internetten kolayca ulaşabilirsiniz. Bunlara lütfen bir bakın ve tanımadığınız bir isim var mı yok mu cevap verin. İşte marka kulüp olmanın sonucu o listelere girmektir.