Bu Blogda Ara

Rekabet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rekabet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2013 Salı

Karşılaştırmalı Reklam Taşı Kuyuya Atacak İlk Deliyi Bekliyor!

Kasım aylarının sonu itibariyle reklam dünyasını heyecanlandıran bir kanun yürürlüğe girdi. Aslında 88 maddeden oluşan ve tüketicinin korunmasına yönelik bir çok yenilik içeren Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun'un gündem olan başlığı Ticari Reklam, konuşulan (hemen hemen) tek maddesi ise 61. maddeydi. Hatta yalnızca 61. maddenin 5. fıkrası. 

"Aynı ihtiyaçları karşılayan ya da aynı amaca yönelik rakip mal veya hizmetlerin karşılaştırmalı reklamı yapılabilir" diyen Cumhurbaşkanı onaylı 5. fıkra, yıllardır özellikle Amerika'daki örnekleri ile eğlendiğimiz karşılaştırmalı reklamların Türkçe örneklerinin de önünü açtı. Ancak en küçük bir boşluğu fırsata çevirme hızında üzerine olmayan reklam dünyası, kanunun yürürlüğe girmesinin ardından 1 ay geçmesine rağmen sessiz. Fırtına çıkmadan, bu sessizliğe fırtına öncesi sessizlik diyebilmek zor olsa da, bir çok reklam ajansının, marka yöneticilerinin şu an harıl harıl stratejiler üzerine çalıştığını kestirmek zor değil elbette.

Bu süreci uzatan etmenleri düşündüğümüzde ise öncelikle "hukuk" boyutu aleni bir şekilde beliriyor. Kanun ile karşılaştırmalı reklamın önü açılmış olsa da, 61.maddenin aşağıdaki diğer (2.,3. ve 6.) fıkralarının yoruma açıklıklarının reklam verende tedirginlik yaratmaması mümkün değil! 

  • Ticari reklamların Reklam Kurulunca belirlenen ilkelere, genel ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına uygun, doğru ve dürüst olmaları esastır.
  • Tüketiciyi aldatıcı veya onun tecrübe ve bilgi noksanlarını istismar edici.....ticari reklam yapılamaz.
  • Reklam verenler ticari reklamlarında yer alan iddiaların doğruluğunu ispat ile yükümlüdür.

9 Aralık 2012 Pazar

Noel Baba: Bu değil, bunlar hiç değil...

Ren geyiklerinin çektiği kızaklara doldurduğu oyuncakları, evlerin bacalarından çocuklara ulaştırması ile tanıdığımız Noel Baba, uzunca bir zamandır ajansların bacalarından reklam senaryoları atan biri oldu çıktı. Ayrıca Ali Ağaoğlu'ndan da beter; her reklamda kendisi oynamakla kalmıyor, bir çok farklı markanın celebrity'si olarak karşımıza çıkıyor. 

Aralık ayının henüz ilk haftasında karşımıza kolbastı oynatırken de; tatile çıkıp, hediye işini bankaya bırakırken de çıkabiliyor. Aralık geldiği an Noel Baba'yı göreve çağırma ritüeli yine değişmiyor anlayacağınız.


19 Haziran 2012 Salı

Yemekte Lezzet, 'İş'te Kalite Olsun...

Rekabetin en güzel taraflarındandır aslında "dokundurma"... Üstünlük kurma savaşları, her zaman her alanda insanoğlunun ilgisini çekmiş, heyecan unsuru olmuştur. Savaşlardan, ozanların atışmasına kadar geniş bir yelpazede rastladığımız bu kapışmaların bir çok örneklerine de günümüzde reklamlarda rastlıyoruz. 

Aslında bahsettiğimiz üzere ilgi çeken dokundurmalar, markalar tarafından reklamlarında kullanıldığında ve de en önemlisi zeka koktuklarında oldukça keyifli oluyor. Porsche'nin "O bilge arabasını neden sattı zannediyorsunuz?" mesajlı çalışması gibi mesela. Ancak bazen de dokundurma ile rakibi vurayım derken ayaklarına sıkanlar oluyor. Güncel mükemmel bir örnek bulmuşken hemen yazıya dökmek istedim. 

Öncelikle sırasıyla aşağıdaki reklamları izleyelim:



İzlemenizin yeterli olduğunu düşünmekle birlikte kısaca maddeleyelim:

1- istelezzet.com ile ilk kez bu reklam sayesinde tanışıyorum. Böyle mi tanışmalıydık? Kimsin? Ne sunarsın? Nereden geldin? Önce bir kendini tanıtsaydın daha iyi olmazmıydı? (Sakın, bak işte sana yazı bile yazdırmış demeyin, lütfen!) (Bu arada biraz gezindim de internette, çok da yeni değiller; hatta e-ticaret boyutunda baktığınızda fena da bir geçmişi yokmuş.)

2- Pazarında "sağlam" güçlü bir lidere kafa tutmak vizyon işi midir tartışırım ama böylesine bir lider ile kapışmaya karar verdiğinde önce "saygı" duyacaksın. Hele ki hedef kitlenin ciddi bir saygısına sahip olan rakibine.  

3- Dokundurmanın keyif veren tarafı zekada gizlidir genelde. Çamur atarak hiciv olmaz! Biz de senin gibi basit düşünelim mesela istelezzet: mantıyı kimse öyle torbanın içine atıp saçma sapan bir paketleme ile müşterisine götürmez. Götürdü diyelim, müşteri yemeksepetini değil o mantıcıyı siler. Yemeksepetine tepki gösterdi diyelim, yemeksepeti o mantıcı ile çalışmaz.

Maddeleri uzatarak gidebiliriz elbette ama sanırım şimdilik burada kesmek yeterli. Biraz da şans vermeli. Yemeksepeti karşısında olacak "iyi" bir rakip en çok biz müşterilerin menfaatine olur sonuçta. Elbette sadece bizim değil, yemeksepetinin de...

Şimdilik, yolun açık olsun istelezzet, iyi ki varsın yemeksepeti diyerek noktayı koyalım... 

11 Ocak 2009 Pazar

Numara Taşınabilirliği mi? Müşteri Taşınabilirliği mi?

Medyaalternatif'teki yazılarımın giriş kısımlarını sizlerle paylaşıp, devamını okumanız adına yönlendirme yolunu tercih ediyorum genelde. Ancak bu sefer 9 Ocak 2009 tarihli yazımın tamamını, buradan da sizlerle paylaşmak istedim.

MÜŞTERİ TAŞINABİLİRLİĞİ!!!

Ülkemizde şu anda en sert rekabet sanırım GSM Operatörleri arasındaki rekabettir. Üç oyunculu sektördeki ezeli rekabet 3G teknolojisi ve numara taşınabilirliği ile birlikte amiyane tabirle iyice palazlandı. Kuşkusuz bu rekabetten en çok hoşlananların başında tüketiciler geliyor. Bu işten en karlı çıkacak olanlar onlar olsa gerek. Bu nedenle mevcut ortamda her bir operatörün daha akıllı, daha hızlı, daha makul, daha farklı, daha stratejik ve bir sürü “daha”larla önde olması gerek.

Operatör üçlümüzün aralarındaki rekabeti incelemek başlı başına bir tez konusu olabilecek seviyede kuşkusuz. Ben şimdilik burada bazı serzenişlerimi ileteceğim. Son 3-4 yıldır en yoğun kullandığım(ta ki bugüne kadar) AveA ile ilgili özellikle!!...

Günümüz rekabet ortamında müşterilerin öneminden bahsetmeyen işletme, pazarlamacı veya herhangi biri olmasa gerek. Hep söylemez ve duymaz mıyız? “Müşteri kraldır, velinimettir, en önemli paydaştır…” Ayrıca şu da bilindik bir gerçek değil midir: eldeki müşteriyi kaybetmek, yeni müşteri kazanmaktan kat be kat daha maliyetlidir. Peki, o zaman AveA’nın bana yaptıkları nedir?

AveA’dan kamu tarifeli bir hatta sahibim; dâhil olduğum grup bünyesi içerisinde aylık ödediğim sabit ücret karşılığı ücretsiz konuşabiliyorum. Ancak son 1-2 yıldır dâhil olduğum grup içi görüşmelerim çok kısıtlı, kısacası tarifemin benim için bir avantajı yok aksine oldukça dezavantaja sahip. Yıllardan beri gelen alışkanlık ve numaramın çevremle bütünleşmesi, değiştirmem sonucunda benim birçok kişiye ve birçok kişinin de bana ulaşamayacağı korkusuyla da başka bir operatöre geçişimi hep erteledim. Bu arada kendi operatörümün bana vefakâr davranıp daha mantıklı tarifeler önermesini de beklemedim değil. Ancak bu gerçekleşmedi. Açıkçası bunu çok da yadırgamadım: milyonlarca müşterisi içinde beni bulup, görüşmelerimdeki değişimleri inceleyip, yaklaşık aynı görüşme süresi ancak hızla artan bir trenddeki fatura bedellerini düşürücü bir eyleme geçmek pek mümkün olmasa gerek. Olması kuşkusuz muntazam bir pazarlama anlayışı olur ancak açıkçası bende AveA’nın böyle bir imajı yoktu zaten. O nedenle dediğim gibi bunu pek yadırgamadım.

Gün geldi çattı ve numara taşınabilirliği uygulaması çıktı. Birçok kişi gibi bana da gün doğmuştu aslında: numaram aynı kalacak ancak istediğim operatörü seçebilecektim. Ama yine kazın ayağı öyle değildi. Müşterisi olduğum markalara karşı belki de olması gerekenden fazla bir aidiyete sahibim. Bu nedenle önce kendi operatörümü aradım: durumumdan bahsettim ve açık açıkta numaramı başka bir operatöre taşımayı düşündüğümü belirttim. Değerli operatörümün değerli müşteri temsilcisi gayet ilgisiz ve umursamaz davrandı. Benim için yapabilecekleri pek fazla şeyleri olmadığını belirterek numaramı taşımak istiyorsam taşımak istediğim ilgili operatörün müşteri hizmetlerini aramam konusunda da yol gösterici oldu!!! Cidden çok şaşırmıştım; malum, yanlış hatırlamıyorsam esas önemli olan eldeki müşteriyi tutmaktı ama utanmasa beni direk konuşmamız sonunda rakip operatörlere kendisi aktaracaktı. Konuşmanın ardından numaramı taşımakta kararlıydım ancak aradan geçen 4-5 gün beni yumuşatmıştı ve tekrar AveA müşteri hizmetlerini aradım: sonuç yine aynı. Nerdeyse konuşmalar bile bire bir. (Bu arada AveA için oldukça karlı bir müşteri olduğumu düşünüyorum. Özellikle son 5-6 aydır hatırı sayılır faturalar ödüyorum.) İnanmakta güçlük çektim hakikaten. Bir müşteri markasının kapısına kadar iki kere gidiyor ve ben kaçıyorum diyor ve marka sadık müşterisine kapıyı gösteriyor. Benim bildiğim müşteri ilişkileri ve yönetimi anlayışında benim gibi müşteriler en çok istenen profil tipidir: markasına sürekli geribildirimler veren ve kendisini açıkça ifade eden. Neyse hikâyemize devam edelim: İkinci girişimim sonucu hattımı taşımayı bu sefer de hattın benim adıma kayıtlı olmayışından dolayı geciktirmem sonucu yine bir sinir soğuması dönemine girdim. Aradan geçen 2-3 hafta sonra dayanamayıp tekrar AveA müşteri hizmetlerini aradım. Bu sefer dersimi de çalışmıştım. Tarifemi çok iyi analiz ettim ve AveA’nın diğer kampanyalarını da. Benimki en kötü seçimdi. Bu arada diğer operatörlerden de kampanya ve kendi operatörlerine davet maili ve mesajları geliyordu. Onları da iyice analiz ettim ve hakikaten en kötü tercih benim mevcut tarifemdi. Diğer operatörlerin tekliflerinin birçoğu da AveA’nın mevcut tariflerinin hepsinden daha iyiydi. Üçüncü görüşmem de nispeten daha kibar ve beni elde tutmaya çalışır gibi gözüken bir konuşma havasında geçti. Ancak beni tutmak için ekstra bir çaba yine yok: mevcut tarifeler arası transfer. Elbette önceden yapılsa bende kabul görür bir uygulamaydı ama artık daha fazlasını bekliyordum. Bunun yanı sıra benim kadar iyi olmayan müşterilerine yaptıkları çok güzel teklifleri de duymaya başladım çevremden. Bu da beni biraz daha üzmüştü ve de hırslandırmıştı. Üçüncü görüşmemi her zamanki gibi nazik bir şekilde kapattım ve önerilen tarifeyi biraz daha inceleyip tekrar arayacağımı belirttim. Aynen de öyle yaptım. Önerilen teklif mevcut tarifelerden biriydi ve hakikaten diğer operatör tekliflerinden çok daha kötüydü. Dördüncü kez AveA müşteri hizmetlerini aradım: Açık ve net şekilde durumdan bahsettim, tarifemin kullanımıma göre mantıksız olduğunu, dün görüşmemizde teklif edilen bir diğer mevcut tarifenin de diğerleriyle arasında bayağı bir fark olduğunu, ayrıca da birçok AveA müşterisine çok farklı ve makul teklifler sunulduğunu vs. vs.. bahsettim. 5 dakikalık dil dökmemin sonucunda ilk tepki;

Müş. Tem.:-Pardon isim neydi?

Ben: -Yiğit,

Müş. Tem.: -Yiğit Bey söylediklerinizden bir şey anlamadım, siz şimdi ne istiyorsunuz? Lütfen söylediklerinizi tekrar eder misiniz? !!!

Usanmadan tekrar ettim aynı cümleleri. Devamında gelen diyalog:

Müş. Tem.: - Mevcut tarifelerimizden size bir tarife teklif edeyim isterseniz ancak mevcut tarifeniz üstünden herhangi bir teklif sunamam veya herhangi bir ayrıcalık yapamam.

Ben: - Diğer AveA müşterilerine yapılan teklifler neye göre oluyor peki … Bey acaba? Merak ettim de.

Müş. Tem.: - ????

Ben: - Peki, …. Bey. Ben o zaman bundan sonra Turkcell ile yola devam edeyim…

Müş. Tem.: - Peki Yiğit Bey, İyi akşamlar…

Bugüne kadar bildiğim tüm pazarlama gerçekleri, müşteri ilişkileri yönetimi bilgisi darmadağın oldu.

AveA hattımı kapatmayacağım. En kısa zamanda bir de Turkcell hat sahibi olacağım. AveA’mı kapatmayacağım çünkü;

1- Hattı dahil olduğum grup içerisinde rasyonel olmayan bir şekilde kullanmayı düşünüyorum. Yalnızca yükümlü olduğum sabit ücreti ödeyip şuursuzca grup içi ücretsiz konuşmak. Yalnızca ben değil çevremdeki kişileri de bu nimetten faydalandırmak istiyorum.

2- Numaramı Turkcell’e veya Vodafone’a taşımayacağım. Çünkü onlar 532 olarak 542 olarak güzeller, öyle anlamlılar, öyle daha değerliler...

Numara taşınabilirliği gündeme ilk geldiğinde AveA havalara uçuyordu, Turkcell yürütmeyi durdurma kararı peşindeydi. O gün Turkcell’e şaşırmıştım. Çevremle de sıklıkla paylaşmıştım: Bu işten yine karlı çıkan Turkcell olur diye. Kalite ve başarılı müşteri ilişkileri yönetimi hiçbir zaman kaybetmez. Numara taşınabilirliği ardından en çok taşımalar nerden nereye olmuş incelemekte fayda var.

Biliyorum AveA’ya çok yüklendim ama durumu sizlerde öğrendiniz. Belki bu süreç, benim tamamen şans eseri her seferinde yanlış müşteri temsilcilerine rastlamamdan kaynaklanmıştır. Yani kısacası kurum değil kişilerdedir belki de hata ama yine unutulmamalı ki sonuçta onlarda markanın birer parçaları ve AveA’nın kendi adına müşteri temsilcisi adını verdiği kurumun önemli parçaları. AveA karar vericilerinin onlardan böyle bir strateji izlemelerini istediklerini hiç sanmıyorum. Özellikle şahsen tanımasam da medyadan takip ettiğim ve bazı söyleşilerini okuduğum, sektörde ve alanında müthiş tecrübelere sahip olan ve düşüncelerine, vizyonuna hayran olduğum diyebileceğim Emre Günerman’ın olduğu bir yerde… Ama yine de bir yerlerde çok büyük sorun var, bir şekilde halledilmeli. Bugün yalnızca ben kaybedilmiş olabilirim ancak bunun bazı tekrarları domino etkisi yaparsa sonuçlar AveA için çok üzücü olabilir.

(Yine başta AveA olmak üzere üçlü GSM operatörlerimizle ilgili bahsetmek istediğim bazı pazarlamasal konular da var ancak konuyu dağıtmamakta da fayda var. İlerde de onlardan bahsederiz.)

22 Ağustos 2008 Cuma

Reklamın Kötüsü de Olur...

Ger geçen gün artan rekabet; piyasaları, pazarları daha da geliştiriyor. Şirketlerin bu rekabet ve gelişim içerisindeki yansımalardan biri de kuşkusuz reklamlar. Artık ulusal ve uluslararası firmaların yanı sıra yerel firmalarda günümüz reklam bombardımanı içerisinde aktif olarak yer alıyorlar.

Sayısız reklam içerisinde farkındalık yaratabilmek, reklamı tüketiciyle buluşturabilmek için yaratıcı ve farklı reklamlar gerekiyor. Reklam çalışmalarında bu farklılık bağlamında yapılan uygulamalardan biri de farklı olayları ilginç çağrışımlarla aktararak gerçekleştirmek. Bunlar bir nevi edebiyattaki mecazi mürselin reklama uygulanması şeklinde oluyor. Zaman zaman bu reklamlar ilginç, dikkat çekici, eğlenceli sonuçlar doğursa da bazen amacından sapabiliyor. Kaş yapiyim derken göz çıkabiliyor. Bu noktada yukarda sayılanların (yaratıcı olmak, farklı olmak, tüketiciyle buluşturmak) sonuna en önemlisini eklemek gerekiyor: reklamın markaya olan katkısı ve (satış anlamında)harekete geçirici gücü.

Bahsettiğim bu reklamlardan birine Balıkesir'de bir outdoor çalışmasında rastladım. Hastanelerinde taş kırma ünitesini devreye sokan Özel Altı Eylül Hastanesi bunu halka duyuruyor ve ihtiyacı olanları çağırıyor. Reklama üsteki resme tıklayarak büyük boyutta bir bakın!!! Böbreklerimde taş olsa bu reklamı gördükten sonra taşlarımla bir ömür yaşamayı tercih edebilirim. Böbrek taşı kırma ünitesini beton kırma çalışmalarıyla ifade etmek ve üstüne slogan olarak da çevreye verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz demek!!!

Küçüğü büyüğü, yereli uluslararasısı, reklamsız faaliyet olmayacağı kesin ama reklamın iyisi kötüsü olmaz düşüncesinden sıyrılıp iyiyi aramak sanırım hepsinin görevi.

2 Temmuz 2008 Çarşamba

Fake Genuine Watch!!!

İş dünyasının herzaman önemini koruyan sorunlarından biri ürün ve marka taklitçiliği. Özellikle markalaşmanın önem kazanmasıyla birlikte dozajı artan taklitçilik sadece ilgili marka ve ürünün değil, işletmelerin, çıkar gruplarının, tüketicilerin ve ülke ekonomisinin büyük belası.

Marka taklitçiliği söz konusu olduğunda, iki farklı uygulama söz konusu: Bunlardan ilki; marka ismi ve/veya şeklinin aynen taklit edilmesi olan açık marka taklitçiliği. İkincisi ise; taklit edilen markayla benzer isimler, logolar, amblemler kullanma şeklinde olan tanınmış marka imajından izinsiz yararlanma.

Açık marka taklitçiliği tam bir hırsızlık. Büyük yatırımlar yaparak, (genelde) uzun yıllar sonucu güçlü bir imaj oluşturan markayı aynen olduğu gibi taklit ederek pek tabii yasal olmayan yollarla pazara sunarak ve bunun orjinal olduğunu iddia ederek var olan taklitçiler, yukarıda sıraladığım bütün çıkar gruplarını çok büyük zararlara uğratıyorlar. Tanınmış marka imajından izinsiz yararlananların yapmış oldukları da yanlış olmakla birlikte en azından kendilerini ortaya koyuyorlar. Benim ürünüm, markam o değil ama onun gibi mesajı veriyorlar ve taklit ettikleri markalarla aralarındaki hukuki yolları da açık bırakmış oluyorlar. Bu taklit marka ve ürünlerin farkında olmak açık marka taklitçiliğindekine göre çok daha kolay çünkü.

İşte bu noktada benden bir alkışta tatil yörelerimizdeki imitasyonculara. Özellikle turistlerin yoğun oldukları bölgelerde Dünya'nın önemli markalarının saatlerinin satılması(tabiki sahte olanlarının) moda. Ancak benim genelde gördüğüm, bu genelde küçük olan dükkanlarda bunların "Fake Genuine Watch" ibaresi altında satılması. Önlerindeki tabelalarda veya camlarda bunu hiç çekinmeden sergiliyorlar. Elbette bir markanın taklidinin satılması doğru birşey değil ama en azından dürüst olmak doğru birşey. Ne yaptıklarını, ne olduklarını alenen ortaya koyuyorlar. Yapılması gereken birşey varsa bu noktada yasal temsilcilere veya marka yetkililerine düşüyor. (ve pek tabi biraz da biz tüketicilere)

Geçen günlerde eBay'e Fransız mahkemeleri tarafından 35 milyon euroluk tazminat kararı alındı. Sebebi sahte markalı ürünlerin satışına onay vermesi. Müzayede tabanlı ve temel süreci tüketicilerin yürüttükleri ve bu tüketicilerin sayısının hatrı sayılır bir seviyede olmasından dolayı eBay'in gözünden kaçmış olabileceğini düşünmekle birlikte, söz konusu tüketiciler arası alışveriş olduğundan sorumluluğun onların üstünde olduğunu düşündüklerinden dolayı umursamamış olabileceklerini de düşünüyorum. Ama elbette ne olursa olsun, böyle bir hizmeti sağlayıp her açıdan çok iyi sonuçlar alıyorsanız, diğer çıkar gruplarının çıkarlarını da, özellikle de faaliyetlerinizi yürütmede temel varlıklarınız olan ürünlerinizin markalarını kollamak gerekir.

Peki sizce 35 milyon euro çok mu? Bunun cevabını PriceWatershouseCoopers'ın 2002 yılında yayınladıkları Marka Koruma Grubu Raporundaki yalnızca Türkiye'yi içeren verilerle veriyim:
  • Türkiye'de 2000 yılında taklitçiliğin ekonomik maliyeti 3 milyar A.B.D. dolarına varıyor ve bu kayıp ortadan kaldırıldığında, aynı miktar para ile;
  1. 1997-2000 seneleri arasında ekonominin lokomotif sektörü olarak kabul edilen otomotiv sektörüne yapılan yatırımın iki katı yatırım yapılabilir,
  2. Muhtemel bir Marmara Depremi ile ilgili olarak yapılması gerekli iyileştirme çalışmalarının çoğu tamamlanabilir ve binlerce hayat kurtarılabilir,
  3. 410.000 yetime bakım sağlanabilir,
  4. 90 tane 600 kişilik kapasiteli yoksul, kimsesiz, yaşlı ve yetimlere Darülaceze tarzında hizmet veren bakım evleri kurulabilir,
  5. 290.000 kişiye 100 m2'lik sosyal konut, 75 tam donanımlı 400 yatak kapasiteli hastane, 3800 tane 1000 öğrenci kapasiteli okul binası, 15.000 tane 500 öğrenci kapasiteli spor salonu binası inşa edilebilir,
  6. 2 milyon kişi asgari ücretle istihdam edilebilir,
  7. En az 2 milyon kişi işsizlik sigortasından yararlanma imkanı bulabilir.
Kuşkusuz bu listeyi uzatmak mümkün. PWC'nin bu analizleri önemli bir gerçeği ortaya koyuyor. Tüketiciler olarak sahte ürün alma konusunda tekrar düşünmemizi sağlıyor. Ayrıca bu rakamlar 2000 yılı rakamları. Acaba günümüzde bu rakamlar nerelere ulaştı?

Son olarak bu kasvetli sonuçlardan mükemmel bir taklitçilik örneğiyle çıkarak, tebessüm ederek bitirelim. Belki birçoğunuz izlemiş veya okumuşsunuzdur ama yineleyelim: İstanbul Eminönün'de hamsterları sarı renge boyayan esnaf bunları pikaçu olarak satıyorlardı. Çocuklara, kahramanlarından birine canlı sahip olabilme fırsatı yaratan Eminönü esnafını yaratıcılıklarınından dolayı kutluyorum :) Ayrıca Pikaçu markasını kullanmalarına rağmen, açık bir marka ve ürün taklitçiliğinden de söz etmek pek mümkün değil bence.

9 Nisan 2008 Çarşamba

BLOG ÖDÜLLERİ 2008

İlk giriş yazımda da değim gibi bloglarlar artık günümüzün vazgeçilmez ifade mecraları. Düşüncelerini, görüşlerini, kendisini, kızgınlıklarını, sevinçlerini, entellektüel bilgisini toplumla paylaşmak isteyen kişiler bunu bloglar sayesinde özgürce gerçekleştirebiliyorlar. Geri dönüşler alabildiklerinde, bloglarının hitleri arttığında da bu yolda daha da cesaretleniyorlar. Cesareti ve ciddiyeti artıracak ve heyecanı yükseltecek en önemli etken ise şimdi başlıyor bence: "Blog Ödülleri 2008"

Blog Ödülleri 2008; bu yıl ilki düzenlenecek ancak bundan sonra her yıl geleneksel olarak gerçekleştirilecek olan 10 kategoride Türkiye'nin en iyi bloglarını seçen bir organizayon. Organizasyon yöneticisi bloglama çok anlamlı bir çalışmaya imza atmış. Tüm Dünya'da olduğu gibi Türkiye'de de hızla artan blog trendini daha profesyonel yapma konusunda ve bu mecra içerisine kendini atanlara cesaret verme adına büyük bir düşünce. Organizasyonu destekleyen sponsorlarla da işin ne kadar ciddi olduğu ortaya koyulmuş. Microsoft, MediaCat, kurumsalhaberler.com, fikrimühim.com, mdmbilişim bu organizasyonu destekliyorlar. Sonuçlarla beraber çeşitli ödüller verilecek elbette ama buradaki en büyük ödül zaten blogunuzun reklamını yapma şansınızın doğması ve verilen emeklerin en ciddi şekilde karşılık görmesi.

Açıkcası yarışmayı görünce çok heyecanlandım ve hemen başvurdum. Şartları sonradan okudum ve en az 6 aylık blog geçmişi ve en az 50 yazı kriterleri hevesimi kursağımda bıraktı. Ama çok sayıdaki blog içerisinde yapılması gereken doğru bir ön eleme sanırım. Eğer gelecek vaad eden bloglar kategorisi olsaydı belki o zaman marketman-onair'in de bir şansı olurdu :) 1,5 ay ve 35 yazı ile kaçırdığım bu şansı 2009'da kullanacağım.

Sonuçlarını merakla bekliyorum hatta oylama sürecini. Çünkü o süreçte de keşfedemediğim bir çok blogu keşfetme şansını yakalayacağım. Özellikle reklam ve pazarlama kategorisinde.

Ayrıntılı bilgi için; http://2008.blogodulleri.com/ , http://blog.blogodulleri.com/ adreslerini inceleyebilirsiniz.

Tüm blog sahiplerine başarılar... İyi olan kazansın... :)

27 Mart 2008 Perşembe

Bu işte bir "NİŞ" var.



Türk Dil Kurumuna girer, Türkçe sözlüğü açar ve "niş" yazarsanız karşınıza "duvar içinde bırakılan oluk" ifadesi çıkar. Elbette bizi ilgilendiren kısmı bu değil, pazarlama açısından anlamı. Esasen pazarlamadaki "niş" kavramı da bir yerdeki bir nokta. Bu yüzden duvar içinde bırakılan oluk ta neden olmasın?

Neyse biz lafı dağıtmadan bir Niş Pazarlama tanımı yapalım en iyisi: "Özel gereksinimleri olan ve bu gereksinimleri giderilmemiş nispeten küçük grupların tatmininin sağlanmasına yönelik stratejilerin esas olduğu süreçtir." Niş Pazar ise; "Özel gereksinmeleri olan ve bu gereksinmeleri giderilmemiş grupların tatminlerinin sağlanması için odaklanılmış küçük pazardır." Görüldüğü gibi merkezde tüketicinin var olduğu ancak onunda temelinde tüketicinin özel gereksinmelerinin yer aldığı bir düşünce söz konusu. Yani tüketicinin genel ve tüm gereksinmelerinden bahsedebilmek niş pazarlamada mümkün değil. Peki bu nerede mümkün? Elbette Kitlesel Pazarlama Anlayışında.

Endüstri devrimiyle birlikte kitlesel üretimin başlaması kitlesel pazarlama anlayışını doğurdu ve tüm bireylere standart üretim ve hizmet sağlandı. Her tüketici birbirinin aynıydı ve ne üretilirse onlara zaten satılırdı. Ancak bu anlayış İkinci Dünya Savaşı ile yıkılmaya başladı ve bu savaş sonrasında kişi gelirlerinin artması, yaşam tarzlarının değişmesi, çocuk sayısının azalması, kadının iş hayatına girmesi gibi nedenler tüketicilerin yeni gereksinmelerini ortaya çıkardı. Tüketici artık kendisini daha çok düşünür hale geldi. Bu tüketiciye standart ürünlerle ulaşmak mümkün olmamaya başladı pek tabii. Bunun sonucunda da Niş Pazarlama anlayışı yeniden hakim olmaya başladı. Yeniden diyorum, çünkü endüstri devrimi öncesi dönemde de niş pazarlama anlayışının hakim olduğunu söylemek mümkün. Tabii buradaki fark; endüstri devrimi öncesindeki anlayışın zorunluluktan ötürü olması: Kitlesel üretim şansı olmadığından bölümlenmiş pazarlarda, sınırlı bölge içerinde üretim ve pazarlama söz konusuydu. Günümüzdeki niş pazarlama anlayışı ise daha yaratıcı, farklılık temelli, stratejik bir fırsat pazarı temsil ediyor.

Gelişen pazarlar, değişen ve artan tüketici istekleri tüketici merkezli pazarlama anlayışını doğurmuştur. Fiziksel ihtiyaçların karşılanmasının yanı sıra hazsal(hedonik) ihtiyaçlarında karşılanması gerekliliği gün geçtikçe önemini artırmaktadır. Tüketicilerin bu isteklerine cevap verebilmek için işletmeler tüketicilerini daha yakından takip etmek zorunda kalmaktadır. Kitlesel pazarlama anlayışı ile her bireyin kişisel ihtiyaçlarının belirlenemeyecek olması yeni girişimcilere yeni fırsatlar sunmaktadır. Bu fırsat niş pazarlamadır. Evet, benim niş pazarlama anlayışım bir fırsat sunmasında, bir farklılık yaratmasında oluşuyor. Pazar bölümlemenin bir sonraki basamağı düşüncesi benim için sadece teorik bir süreç. Doğrudur, niş pazarlar, bölümlenmiş pazarlar içerisindeki daha da küçük alanlara bölümlenmiş pazarlardır. Ancak niş pazarlama kavramı bu kadar sığ bir kavram değildir.

Günümüzün artan rekabet ortamında, çılgınlar gibi tüketen tüketiciler, kendilerine herşeyi sunmaya çalışanlara değil, kendilerine gereksinmelerini sunanlara yönelmektedirler. Herkes için herşey olmak anlayışı artık tüm pazarlamacılar tarafından büyük pazarlama hatası olarak kabul edilen anlayıştır. Şimdi önemli olan belirli kişiler için özel olmaktır, ne olduğunuzun kesin belli olduğudur, tüketicinin zihninin karıştırılmamasıdır, açık konumlandırmadır. Kitlesel pazarlama anlayışının günümüzde başarılı olamayacağı Kotler'in A'dan Z'ye Pazarlama kitabında çok güzel ifade edilmiş: "kitlesel pazarlama, ürünü pazara koyuyor, sonra Pazar günü ayine gidip birilerinin ürününü alması için dua ediyor”(MediaCat,2007 s.49) Öyleyse yapmanız gereken size fırsatlar yaratacak, sadık müşteriler bulacak ve bu paralelde de yüksek kârlar sağlayacak nişi bulmaktır.

Niş pazarlar, tüketicinin özel gereksinmelerine hitap ettiğiniz için, farklılık yarattığınız için, olmayanı müşterinize sunduğunuz için müşteri bağlılığını artırır ve bu müşteriler fiyatınızı ödemeye hazır müşteriler olurlar. Eğer gerçekten farklılık yarattıysanız ve gereksinmeyi doğru belirleyip, doğru hedef kitleye, doğru iletişimle ulaştıysanız korkmadan maliyetinizin üstüne yüksek kâr marjlarını koyabilirsiniz.

Burada önemli bir diğer nokta da; niş pazar denildiğinde küçük pazarın akla gelmesi ancak bunun da ömür boyu böyle devam etmeyebileceği gerçeği. Bir fırsat yakalayıp niş pazarla faaliyete başlayabilirsiniz. Keza bir çok zaman ölçek ekonomisi ile başedebilmenin zorluğundan dolayı nişe yönelinir. Faaliyetin ilerlemesi sonucu işletmenizin yüksek karlar elde etmesi, olası rakipleride harekete geçirecek ve faliyet gösterdiğiniz alan niş pazar özelliğini kaybedebilecektir. Bunun en iyi örneklerinden birini meyve aromalı çaylar gösterir. Bugün her çay firmasının ürettiği meyveli çaylar ilk olarak Hollanda'lı Pickwick tarafından geliştirilmiş bir düşüncedir. O gün için evet çayda farklı tatlar arayan tüketicilere yönelik bir naş pazardı. Oysa şimdi bunu çok daha geniş kitleler talep ediyor. Çünkü çoğumuzun damak tadına yeni bir tecrübe kazandırılmış oldu. Artan bu kitleyle beraber de artık hemen hemen tüm çay firmaları bu ürünü üretmekteler. Görüldüğü gibi her zaman niş olarak kalamayabilirsiniz. Ancak bazı nişlerde esas olarak her zaman niş kalmaya mahkumdurlar. Örneğin solaklar için makas üreticisi, niş pazarlamanın tipik bir örneğidir ve o her zaman niş olarak kalacaktır.

Niş pazarlama anlayışının kitlesel pazarlamaya kıyasla sahip olduğu üstünlüklere de bakmak gerekir. Çünkü belirttiğim gibi, niş pazarlama kitlesel pazarlamaya alternatif olarak doğmuş bir pazarlama anlayışıdır. Kitlesel pazarlamacıların üstünlüklerinin temeli ölçek ekonomisine dayanır. Cidden büyük bir avantajdır. Tek başına bir pazara giriş engelidir. Niş pazarlama üstünlüklerine baktığımızda ise; tüketicinin tatminin en üst seviyede karşılaması ve alanında uzmanlaşması en büyük artılarıdır. Niş pazarlama anlayışının yüksek tüketici odaklılığı, müşteri ile bağını kuvvetlendirir, müşteri sadakati sağlar. İşte niş pazarların kitlesel pazarlara karşı yarattıkları giriş engelide budur.

Birkaç Niş Pazarlama örneği verip konuyu toparliyim.
Öncelikle genel anlamda verilmesi gereken örnekler doktorlar ve avukatlar. Hukuk alanındaki; patent avukatları, ağır ceza avukatları, şirket avukatları bunlara örnek olarak verilebilirken, tıpta ise kalp cerrahları, beyin cerrahları niş pazarlamaya iyi birer örnek oluşturabilir.(LEVINSON,LAUTENSLAGER - Gerilla Pazarlama - MediaCat - s.73)

Yine, Levinson ve Lautenslager, piyasa liderinin eşsiz örnekleri adı altında niş pazarlama anlayışına sahip işletmelerden bazılarını şu şekilde sıralamışlar:

· Gurme köpek maması fırını
· Solaklar için makas mağazası
· Vejetaryen İtalyan lokantası
· Kayak ayakkabısı mağazası
· Büyü kitapları dükkânı
· Doğal ölümle üretilmiş kürk mağazası
· Dağcılık Kulübü çerçevesinde Balıkçılık Okulu
Bunların yanı sıra sadece hamilere yönelik pazarlama yapanlar, sadece büyük bedenlilere pazarlama yapanlar da bu gruba eklenebilir.

Gerilla Pazarlama kitabındaki beni en çok etkileyen örneklerden biri de Amerika'dan O'Brien Gayrimenkul şirketi. Bu şirketin pazarlama faaliyetleri yalnızca bölgedeki O'Brien isimlilere yöneliktir. İlginç bir niş pazar ancak oldukça başarılı olmuş bir niş pazar.

Niş pazarlama konusunda önemli çalışmaları olan Tevfik DALGIÇ'ın Pİ Dergisi Şubat 2002 sayısında yayınlanan "Niş Pazarlamanın İlkeleri: Gerillalar Gorillere Karşı" makalesindeki bazı örnekler ise şöyle:
  • Hollanda da faaliyet gösteren Directbank, diğer bankalarınihmal ettiği bir pazarı belirlediler ve yaşlılara kredi verme üzerine odaklandılar ve başarılı oldular.

  • Bavaria da Hollanda’da bira üreticisi bir firmadır. Onların yakalamış olduğu niş pazar ise alkolsüz bira gereksinimindeki tüketicilerdir. Bu gereksinmenin özellikle, insanların bir şeyler içtikten sonra araba kullanma isteğinden doğduğunu belirlemişler. Ayrıca Bavaria, Körfez Savaşı sırasında milyonlarca kutu alkolsüz birayı bölgedeki askerlerin kullanımı için ihraç etmiştir.

  • Alman yazılım firması SAP’ın niş pazarlama ile yakaladığı başarı ise şöyle: SAP, uzmanlığını IBM için özellikli yazılımlar üzerine geliştirmiştir ve çok karlı bir niş pazarı ele geçirmişlerdir. Bugün SAP Avrupa’daki en başarılı yazılım şirketlerinden biridir.

Reklamlarına sıkça maruz kaldığımız başka bir üründe de niş pazarlamayı görebiliyoruz. Alman Henkel firmasının bir markası:Perwoll. Basında Perwoll deterjan reklamlarını görüyoruz. Özellikle Perwoll Siyah. Bu ürün tam bir niş pazarlama örneğidir. Çamaşırlarımızın temizliği için deterjan kullanırız. Renklilerimiz için ve beyazlarımız içinde farklı farklı deterjanlar seçeriz. Yani deterjan pazarı bölümlendirilmiştir. Ama Perwoll bu bölümleme içindeki bir fırsatı yakalamış ve bu bölümleme içinde kendine bir niş kazanmıştır: siyah çamaşırlarınız için özel üretilmiş bir deterjan. Aynı şekilde yine Perwoll Narin Sihir olarak adlandırdıkları ürünü de güzel bir niş pazarlama örneğidir. Saten ve ipek gibi hassas çamaşırlarınız için üretilmiştir.


Bir örnekte Eskişehir'den verelim. Eskişehir’de çeşitli İngilizce kursları vardır. Bunlardan Ardil, uyguladığı bir stratejisiyle bir niş pazarlama örneği veriyor. Kendi sitelerinde kendilerini tanımlamaları şu şekilde; Ardil’de verilen İngilizce eğitiminde sınıflar, öğrencilerin yaş ve bilgi düzeyine göre oluşturulmuştur. Yaşları ve seviyeleri farklı öğrenciler aynı sınıfta değillerdir. Bu nedenle Ardil’de İlköğretim, Lise ve Üniversite öğrencilerine kendi sınıflarına özel, farklı programlar uygulanmaktadır. Yaşları ve seviyeleri farklı öğrencilerin ayrıldığını belirterek bir bölümlemeye gittiklerini belirtmişler. Ancak niş örnekleri olarak son 2-3 yıldır reklamlarında da dönen konumlandırmaları. “11 yaşındaysan çok şanslısın, nedenini öğrenmek için Ardil’e gel” mesajının ardında yatar niş pazarlamaları. 11 yaşın dil öğrenmek için çok önemli bir yaş olduğunu, bunun bilimsel olarak da kanıtlandığını ve kendilerinin de bu yaş grubu için uzmanlaştıklarını belirtiyorlar. Beklide artan dil kursları, rekabette yeni bir yol arayışına itmişti Ardil’i ve bu düşünce doğmuştu. Sonuçta bu yaşta çocuğu olan aileler, çocuklarını herhangi bir dil kursuna göndermektense, bu konuda uzman Ardil’e göndermeyi tercih ediyorlar.

Bir başka örneği de yine Eskişehir’deki bir girişimci ile yaptığım konuşma ışığında vermek istiyorum. Kendisi yeni bir işe girdiğini ve bunun piyano sandalyesi üretimi ve pazarlaması olduğunu belirtti. Bu da tam anlamıyla bir niş pazar: piyano üreticilerine veya direkt olarak piyano kullanıcılarına yönelik, tek faaliyeti piyano sandalyesi üretmek olan bir girişim.

Örneklerde de göründüğü gibi niş pazarlama düşüncesinden yararlanan işletme ve girişimciler bunu yaratıcı bir fikir olarak değerlendirip hareket ediyorlar. Yani alt-üst yaklaşımı düşüncesinden hareket ediyorlar. Pazar bölümlemenin bir sonraki basamağı olarak da doğan niş pazarlar olsa da, başarıya götüren yanı, yaratıcılık ve paralelinde farklılık yaratan tarafıdır.

Son noktayı koymadan önce özellikle belirtmem gerekir ki, niş pazarlama ışığında günümüzde gittikçe önem kazanan pazarlama anlayışı bireysel(kişileştirilmiş) pazarlama anlayışıdır. Bunun da özünde tüketicinin gittikçe artan önemi yatar.

27 Aralık 2007 Perşembe

Porsche

Ferrari ile Porsche'un rekabetine bayılıyorum. Reklam alanındaki rekabetlerinde ise Porsche hep bir adım önde benim için. Yabancı bir kanalda izlediğim reklamlarında kırmızı ışıkta yan yana gelen Porsche ve Ferrariden, Ferrari şöförü haydi kapışalım!! tarzı bir göz işareti yapar ve yeşil ışık yandığında parmağıyla 1 der ve basar gaza. Porsche yetişir, Ferrarideki çılgın 2 der ve uzaklaşır Porsche yine yetişir, Ferrarinin yapacağı belli 3 der, üçüncü vitese takar ve uzaklaşır, Porsche yine yetişir... 4'e takar Ferrari, 5'e takar ve her yetişmesinde Ferrarideki çılgının yüz ifadesi ağırlaşır ama 5. vitese takıp gidip arkadan tekrar gelen Porsche'u görünce o yüz ifadesi tam kıvamına gelir ama öldürücü darbe gelmemiştir. 5. vitese takıp uzaklaşan Ferrariye yetişen kendinden emin Porsche genci 2 der ve uzaklaşır...

Porshe şimdide afiş reklamlarında kötü bir darbe vurmuş Ferrariye. Ferrarisini satan bilge adlı kitapta isminin kullanılmasından başta pek rahatsız olmamıştır sanırım Ferrari ama bu reklamı gördükten sonra düşüncesi ne olmuştur merak ediyorum...