Bu Blogda Ara

kariyer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kariyer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Temmuz 2014 Pazar

Kendini Reklam Eden Üniversitelerimiz!

Şu hayatta her şeyden uzak kalabilirsin ama reklamlardan asla... Bir amiş(amish) dahi olsan o reklam gelip seni bulacaktır. 

Sınırsız ihtiyaçlarımızın sınırsız alternatiflerinin olduğu çağımızda markaların kendi ürününün tercih edilmesi adına verdiği (doğal) savaş ortamı haliyle sayısız reklam mecrası doğuruyor. Milyonlarca mesaja maruz kalmaya başlayan tüketicinin dikkati ve ilgisi de her geçen gün azalıyor. Bu noktada da markalar için farklı olmak, yaratıcı olmak birincil görev haline geliyor. Ama marrifet bunları kendini doğru konumlandırabilerek yapabilmekte yatıyor.

Bazı sektör oyuncularının işi ise daha zor. Hareket alanları kısıtlanıyor çünkü. Özellikle (halen) en etkili mecra olan televizyondan uzaklaştırılıyorlar. Bunların başında sağlık sektörü geliyor. Kamu gücü, reklamın aldatıcı/yanıltıcı olabilme ihtimalini göz önünde bulundurarak vatandaşları için bu riski göz ardı edemeyerek konu sağlık olduğunda olabildiğince temkinli olmayı tercih ediyor. Daha derin gerekçelere sahip olmakla birlikte bir diğer öne çıkan yasak gerekçesi de reklamın maliyet artıcı etkisi. Vatandaşın sağlık hizmetini olabildiğince uygun bir maliyete indirme isteği, oldukça kabul edilebilir bir düşünce.

Sağlık kadar önemli bir diğer husus eğitim olunca, sınırlamalar burada da söz konusu oluyor. Eğitim almak her vatandaşın anayasal hakkı. Böyle olunca da reklamın potansiyel risklerinden koruma motivasyonunu da görev ediniyor kamu gücü. Ancak sanırım temel eğitimden çıkıp, uzmanlaşmaya konu bir eğitim söz konusu olduğunda hassasiyet azalıyor! Gündemin en yoğun TV reklamları olan üniversite reklamları aksini düşünmeye izin vermiyor...

26 Haziran 2014 Perşembe

Hayat Yanlış İşte Çalışmak İçin Çok Kısa

Üniversiteden mezun olup çok isteyerek ve ciddi mücadele ederek elde ettiğim ilk işimden daha 6. ayımı doldurmadan istifa ederken müdürümün karşısına geçmiş ve “Herkes ve her şeyden çok daha fazla vakit ayırdığım bu ortamda mutlu ve huzurlu değilim. Yaptığım işten de keyif almıyorum. Henüz yolun başındayken doğruyu biraz daha aramak istiyorum” demiştim. Aslında iş hayatı için yapılan, “hayatımızdaki herkesten ve her şeyden daha çok vakit ayırdığımız yer” betimlemesi hemen her gün herhangi birinden duyabileceğiniz bir klişe. Diğer tüm klişeler gibi sevimsiz gelse de en azından kısa vadede birçoğumuzun hayatındaki değiştiremeyeceği önemli bir gerçek…

Böylesine vakit alan bir uğraşta yanlış tercih yapmak ise sanırım bir insanın hayatında başına gelebilecek en kötü felaketlerden. Yanlış meslekle geçen onlarca yıl… İşin acı tarafı her geçen gün bu yanlış tercih ile mutsuz bir ömür süren yeni yeni insanlarla tanışmak. Birçok farklı nedenlerle bu yanlışa düşen insanların oluşturduğu toplum olarak gelişememekte olan ülkeler arasında yer almamızın da en temel sorunlarından birinin bu olduğunu düşünüyorum.

Seramik mühendisliğinden mezun bankacı, makine mühendisliğinden mezun (sürücü kursunda) motor öğretmeni olan tanıdıklarımdan, hayvanat bahçesinden Tübitak’a atananlara kadar aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda abesle iştigal edenler en göze batanları. Bu sınıfta yer alanlar için iş yapmanın para kazanmaktan başka ne getirisi ve beklentisi olabilir?

Eğitimin artık bir alanda uzmanlaşma noktasına taşındığı üniversiteden mezun olduğu bölüm ile tutarlı bir işte çalışan için de doğru meslek seçiminden bahsetmek, sadece bu tutarlılık üzerinden mümkün değil. 30. meslek yılının içerisinde olup, halen yanlış işte çalışan, bu yanlışının farkında dahi olmayan birçok kişi tanıdığınıza eminim. Yıllarca sadece yorularak para kazanmış kişiler… Hayatın devamlılığı için para kazanılması, para kazanılması için çalışılması gerektiği öğretilen kişiler… Yetenekleri, hayalleri umursanmayan ve haliyle kazanmayı yanlış tanımlayan kişiler…

Yanlışın farkına varsa da artık çok geç olanlar var bir de… Kime ait olduğunu ve tam ifadesini hatırlayamamakla (aramalarıma rağmen de bulamamakla) birlikte “yıllar sonra kötü yazdığımı fark ettim ama artık çok geçti, ünlü olmuştum” diyen yazarın işaret ettiği kişiler…

İş bulma sitesi olarak hizmet veren ve yaptığı çarpıcı reklam kampanyası ile mesajını veren Jobs In Town çok haklı; hayat yanlış işte çalışmak için çok kısa!  Ancak bu yanlışın ilk adımı iş arayışı esnasında değil. İş tercihinden çok önce…

Daha küçük yaşlarda ilgimizin, yeteneğimizin, aslında belki hepsinin toplamı olan neyi sevdiğimizin farkına varılmayarak, böyle bir arayışta olunmayarak başlıyor yanlış. Daha beslenme çantasını alarak okulun kapısından o ilk girişimiz ile birlikte beyaz önlüklü doktor, cübbeli avukat, takım elbiseler içerisindeki yönetici hayalleri kuran ebeveynlerin LYS, namı diğer ÖSS maratonu başlıyor. Bu maratonun asıl yarışanlarını görünce, insan gerçekten hayret ediyor…

5 Ekim 2012 Cuma

İyi İnsan...


5 yaşındaydım; annem ve babam öğretmen oldukları için anaokuluna başladığımda.. Ama çok sürmedi bu macera.. Sevmemiştim öğretmenimi çünkü..

23 yaşındaydım; üniversiteyi bitirip, askerliğimi de yapıp geldiğimde.. İlk işimdi, çok isteyerek ve ciddi bir mücadele sonunda elde etmiştim.. Ama çok sürmedi, 6 ay sonra ayrıldım.. Sevmemiştim müdürümü çünkü..


15 Şubat 2011 Salı

Üç Yaşındaki Çocuk Altı Yaşındaki Çocuğun Yarısı Değildir...

Doktor ol, avukat ol, mühendis ol... Boğaziçi'ni kazan, ODTÜ'yü ilk tercih yap... Son yılların vazgeçilmez ebeveyn söylemleri. Yetenek sorgulaması yapmadan, ilgi alanını tespit etmeden ve hatta saygı duymadan sadece rasyonel düşünerek (aslında kendi hazsal ihtiyaçların da yeri var) yapılan bu sorgulamalar kuşkusuz ülkemizin de en büyük sorunlarından aslında. Dolayısıyla eğitim sistemimizin sorgulanması gerektiği nokta. Aslında değil üniversitede okunacak bölüme şartlandırma (iyi bir bölümde, iyi bir üniversitede okumaya zorlama); üniversite okuyup okumama tercihini bile bırakmalı mı çocuğa?



Bu arada Fatmanur Erdoğan'ın yorumunu da atlamayın...

16 Temmuz 2008 Çarşamba

İ.İ.B.F ve BOLLUK PARADOKSU

Ülkemizdeki mezun ve öğrenci sayısı en yüksek fakültelerimizin başında benimde mezunları arasında bulunduğum İ.İ.B.F(İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi) yer alıyor. Kuşkusuz ülkemizdeki yüksek işsizlik oranı içerisindeki payın büyük bir kısmını da doğal olarak İ.İ.B.F.’liler oluşturuyor. Ülkenin genel ekonomik yapısının neden olmasının yanında İ.İ.B.F’lilerin işsizliğinin veya iş tatminsizliğinin önemli bir sorunu da bolluk paradoksu.
Bu yazıyı yazmama ön ayak olan Barry Schwartz’ın mükemmel tespit ve analizlerinden oluşan kitabı “Bolluk Paradoksu”. Özellikle son yıllarda sahip olduğumuz sınırsız seçeneklerin bizi mutlu mu ettiği yoksa mutsuzluğa mı sürüklediğini inceliyor Schwartz. Bende bu kitaptaki düşüncelerden yola çıkarak, bolluk paradoksunun İ.İ.B.F gömleklileri üzerindeki yansımasını aktarmak istedim. 

İ.İ.B.F.’LİLERİN ZORLU TERCİHİ
İ.İ.B.F fakültelerinde işletme, iktisat, maliye, çalışma ekonomisi, uluslar arası ilişkiler bölümleri yer alır. Bu bölümde eğitim gören öğrenciler eğitimlerini tamamlamanın ardından aynı işlere talip olabileceği gibi kendi bölümlerine yönelik farklı işler içinde yarışabilirler. Bir İ.İ.B.F mezunun bölümünü de göz önüne alınarak birçok iş alanı sayabiliriz ancak genel anlamda bunlardan sadece bazılarını sıralayalım: insan kaynakları uzmanı, ekonomist, müfettiş, denetçi, uzman, yönetici, hesap uzmanlığı, vergi denetçiliği, mali müşavirlik, muhasebeci, idari yargı hâkimliği, ihracat uzmanı, pazarlamacı, reklamcı, satın almacı, finansçı, denetçi, kaymakam, kendi girişimi ile kendi işini yaratması vs. vs… Bu listeyi belki de yüzün üzerine çıkarmak mümkün.
Peki, bu durum bir İ.İ.B.F.’li için üstünlük mü, zayıflık mı? Genel kanı olarak bol alternatifin üstünlük sağlayacağı kabul edilebilir ama birçoğumuz günlük hayatımızda bunun tam tersi etkisini görürüz. Seçim yapmamız gereken birçok durumda kendimizi sıkıntılı hissettiğimiz ve yaptığımız seçimler ardından da yeterince mutlu olmadığımız olur. Aklımız, seçim yaptığımızda geride bıraktıklarımızda kalır veya seçim yaparken seçenekler o kadar çoktur ki o an doğru kararı verememiş olma ihtimalimiz yüksektir. Aslında kesin doğru bir karar da yoktur. Yapacağımız her hangi bir seçim her zaman nispeten kötü bir seçim olma özelliği taşır. Yani fırsat maliyeti dediğimiz maliyetin büyüklüğü bizim seçim mutluluğumuzu kısıtlar. Fırsat maliyetimiz arttıkça da daha fazla mutsuz olma eğilimi gösteririz. Fırsat maliyetinin yükselmesi de alternatifin çokluğuyla doğru orantılıdır.
Sorumu yinelediğimde, iş alanı olarak bol alternatifli seçeneklere sahip İ.İ.B.F’lillerin artık bu durumunun üstünlük mü zayıflık mı olduğuna daha net bir karar verebiliriz. Elbette genel kanı olarak bol alternatifin özgürlüğü artırdığı düşüncesini kabullenmek, bunun büyük üstünlükler sunduğu düşüncesine tutunmak mümkün. Ancak Schwartz’ın Bolluk Paradoksunda aktardığı birçok çalışma kısıtlı seçenekler arasından seçim yapmak zorunda kalan, seçim şansı yüksek olmayan ve şartların kendilerini belli şeylere zorunluluğu olarak yönelttiği kişilerin bu yönelimlere kendilerini çok daha iyi adapte ettiğini, daha çok kabullenildiğini ve en önemlisi nihayetinde daha mutlu olduklarını gösteriyor. Bunun en yalın örneklerinden biri 1950’li yıllarda Amerikalı insanların bugüne oranla çok daha az seçme şansı varken, bu güne gelindiğinde çok daha fazla seçme şansı olduğu bol alternatifli bir Dünya’da yaşamalarına rağmen 1950’li yıllardaki insanların mutluluk oranları, bugünkü insanlardan daha fazla ve 2000’li yıllarda 1950’ye göre 14 milyon Amerikalı daha mutsuzmuş.
İ.İ.B.F. mezunlarının bu seçenekleri içerisinde karar vermeleri de aynı etkileri gösteriyor. Yapılan seçimin ardından akılların vazgeçilen seçeneklerde kalması, tatminsizliğe itiyor. Hatta daha başından iş seçiminde bu zorlu süreci çok daha yoğun yaşıyorlar. Herhangi bir alana odaklanabilmek pek mümkün olmuyor.
Alternatifler arasından seçim konusunu biraz daha açalım. İ.İ.B.F’li nasıl bir seçenek taramasından karar sürecine ulaşıyor? Kamu mu, özel sektör mü? Kamu ise hangi pozisyon, hangi kurum, A kadro mu B kadro mu? Bu seçeneklerin içerisinde bile ayriyeten onlarca farklı seçenek mevcut. Özel sektörse, yine hangi kurum, hangi pozisyon, hangi özel sektör? Yine bu seçimlerin her biri ayrı ayrı seçenekleri zorunlu kılıyor. Ayrıca bu seçimleri yaparken üniversite mezunu olmalarına rağmen girilmesi gereken ayrı ayrı sınavlar, mülakatlar söz konusu. Her birinin işe alım politikaları farklı. Hangisine nasıl çalışmalı, bunun dahi doğru seçiminin yapılması gerek.
Diyelim ki bu zorlu süreçte kararımızı verdik veya şartlar bizi bankacılığa götürdü. Peki, burada seçenek süreci sona eriyor mu? Elbette hayır. Tekrar özel mi kamu mu sorusu. Hangi banka? Hangi pozisyon? Hangi il, hangi şube? Gişe mi, operasyon mu, satış mı; yönetici yardımcılığı mı, müfettişlik mi? Her bir tercih zor kararı ve izlenmesi gereken farklı bir yolu gerektiriyor.
Ayrıca bu olağan şartlara olağanüstü koşullar da ekleniyor. Seçim bir alışverişteki kadar basit değil. Tek başınıza karar verebilme olanağınız yok. Birçok rakiple de yaptığınız seçimler için yarışıyorsunuz ve maalesef bu rakipler yalnızca İ.İ.B.F.’lilerden de oluşmuyor. Örneğin birçok bankada çalışan kimya mezunu, seramik mühendisi, öğretmen gibi farklı yetkinliklere sahip çalışanlarda var. Aynı şekilde birçok şirkette ihracat işleriyle uğraşan yabancı dil mezunları. Bu örnekleri çoklaştırmak hemen hemen her sektör için mümkün. Bol alternatif içerisinden seçim yapmanın zorluğunun yanı sıra İ.İ.B.F.’liler için bir de böylesine uygulamalar söz konusu. Tabi işin içine “referans” konusunu hiç sokmuyorum. Tırnak içindeki referansın konusu başlı başlına ayrı bir çalışma ister.
Bu bol seçeneğin, seçenek özgürlüğünün sonuçları neler getiriyor? Schwartz’ın bilgilerinden yararlanırsak; bol alternatif içerisinden seçim yapmak, kısıtlılara oranla pişmanlık oranını çok daha yüksek seviyelere taşıyor. Kararı başkalarının vermesi duyulan tatmini artırıyor ve İ.İ.B.F.’li için bu pek mümkün değil. Bir öğretmen bir avukat veya bir doktor örneğin, bol alternatif içerisinden seçim yapmak zorunda değil. Ayrıca onlar için zorunluluklar var ve onlar adına karar vericiler. Çalışma yerini kendisi belirleyemiyor örneğin. Devlet şurada çalışacaksın diyor ve yola koyuluyorlar. Bu nedenle Schwartz’ın ve çeşitli çalışmaların gösterdiği üzere bu kişilerde tatmin çok daha yüksek oluyor. Fırsat maliyetleri düşük, karar vericileri var ve bu yüzden seçimlerine daha iyi adapte olabiliyorlar ve dolayısıyla daha tatmin ve mutlu olabiliyorlar.
İ.İ.B.F.’liyi diğer meslektekiler gibi daha az seçeneğe maruz bırakmanın bazı yolları olabilir. Örneğin lisans eğitimi sonrası yüksek lisans eğitimine devam etmek, uzmanlığı ve beraberinde daha az seçeneği mümkün kılabilir. Aynı şekilde eğitimi sırasında, mezun olmasının ardından kendisini nelerin beklediğini bilmek ve bu seçenekleri incelemeye eğitimi sırasında başlamak, seçim kararı vermeye sıra geldiğinde daha az seçeneği önüne sürebilir. (Bu konuda eğitim kurumlarımıza ve bu kurumlardaki öğretim üyelerimize de büyük görev düştüğünü düşünüyorum.) Bu seçenek kısıtlayıcı imkânlara birde zamanında bu süreçten geçen, doğru veya yanlış karar alan deneyimleri dinlemek de işi biraz daha kolaylaştırabilir. Ancak dediğim gibi biraz! Seçenek özgürlüğü İ.İ.B.F’li için her zaman var olacaktır. Karar verip bir yerde çalışmaya devam etse bile…
Aslında yazılabilecek çok daha fazla şey var. Burada kısaca özetlediklerimi, Barry Schwartz’ın Bolluk Paradoksunu okuduktan sonra kendinizde çok daha geniş bir bakış açısına yayabileceksiniz. Gündelik hayatımızdaki bolluk paradoksu ile ilgili de çok önemli bilgilere, tespitlere varabilecek ve önemli bir farkındalık kazanabileceksiniz..
Ülkemizin ekonomik yapısı, işsizlik düzeyi, İ.İ.B.F.’li mezun sayısı, adil olmayan işe alım politikaları, “referans” sorunu gibi olumsuzluklara birde bu bolluk paradoksunu eklediğimizde iç karartıcı bir tablo ortaya koyduğumuz kesin. Ancak unutulmaması gereken her hangi bir kurumda veya idarede en tepe noktaya çıkabilme potansiyeline en çok sahip olanlar da İ.İ.B.F.lilerdir: gelir açısından da, pozisyon/statü açısından da.
Birikimin, bilginin, şansın ve doğru seçimlerin ve sonunda tatmin ve mutluluğun başta biz İ.İ.B.F.’liler olmak üzere doğru seçimler yapmak zorunda olan tüm iş dünyası adayları ve çalışanlarıyla olması dileklerimle…

13 Mayıs 2008 Salı

Veri Tabanlı Pazarlama ve İnsan Kaynakları

Günümüz pazarlama faaliyetlerinde önemi hızla artan konulardan biri de kuşkusuz veri tabanının etkin kullanımı. Müşterilerin merkezde olduğu, müşteri odaklılığın başarıyı getirdiği günümüz pazarlama anlayışında veri tabanlı pazarlama vazgeçilmez bir yaklaşım. İşletmeler ne yapıp edip, müşterilerini, tüketicileri daha yakından tanımaya çalışıyor ve bunda en başarılı olan işletmeler de bu başarısını kendi performansına yansıtıyor. Elbette her geçen günle birlikte tüketiciyle daha fazla yakınlaşmanın önemi artıyor, yani kısaca artık tüketiciyi tanımak değil, "onun ciğerini bilmek" gerekiyor.

Veri tabanlı pazarlamanın geldiği bu noktada, veri tabanı oluşturmada, bunları güncellemede ve kullanmada işletmeler çeşitli yollar deniyorlar. Benim buradaki yaklaşımım, insan kaynakları birimleriyle pazarlamanın ortak noktada buluşup, veri tabanı oluşturmada çok etkili sonuçlar alabileceklerine olan inancım. Peki, bu nasıl olacak?

Bildiğimiz gibi, işletmeler eleman alımı sırasında günümüzdeki iş talebinin yüksek olmasından dolayı çok çeşitli eleme yöntemlerine gitmekte. Pozisyona veya işletmede çalışmaya gönüllü iş arayanları; sınavlara, ardından mülakatlara, kişilik testlerine ve benzeri aşamalara birer veya çok daha fazla kez tabii tutmaktalar. Bu aşamalar sırasında insan kaynakları her adayın çeşitli bilgilerine ulaşmakta.(Bir özgeçmişte, bir birey için çok sayıda bilgiye ulaşılabiliyor, özellikle pazarlama açısından, hobiler, üye olduğu dernekler vb..) Sınav öncesi ulaşılan bu bilgilerden daha niteliklilerine de mülakat aşamasında sahip oluyorlar, daha da önemlisi yüz yüze görüşme şansına sahip oluyor. (Bu aşamada da esas konu iş alımı olduğu için bu konudaki yetkinliklerin irdelenmesinin yanı sıra, genel karekteri ve yapısıyla ilgili de çok fazla gözlem ve bilgiye sahip olabiliyorlar- yani ciğerini bilmeye doğru bir adım daha atıyorlar.) Bir çok işletmede de artık işe alım sürecinde kişilik envanterleri yapılıyor. Bir kişinin, yaşam tarzını, karakterini, tercihlerini, önceliklerini ve daha bir çok yönünü analiz edebilme şansına sahip oluyorlar. Yani ciğerini biliyorlar!! Süreç, karşı taraf açısından çok daha zorlu ve önemli olduğu için de buralarda verilen cevaplar doğruya en yakın cevaplar oluyor, ayrıca bu sonuçları birebir görüşmelerde de test etme şansına sahip oluyorlar.

Şimdi bu süreci pazarlama biriminin müşterileri için veri tabanı oluşturmak adına yürütmek istediğini düşünelim: hangi pazarlama birimi, müşteri bağlılığı ne olursa olsun müşterisini onu daha yakından tanıyabilmek için karşılıksız böyle bir sürece sokabilir? Sanırım hiçbiri. Peki, neden işletmeler insan kaynaklarının işe alım süreci içerisindeki edindikleri bilgileri pazarlama veri tabanı için kullanmasın. Elbette, pazarlama veri tabanı oluşturmak adına insan kaynakları işe alım süreci yürütmek gibi aldatıcı bir uygulamadan bahsetmiyorum ama madem böyle bir süreç var, yani işletmelerin bir işe alım süreci ve bu tarz uygulamaları var, burda elde edilen bilgileri pazarlama birimleriyle paylaşmanın da etik dışı bir davranış olacağını düşünmüyorum. Bu uygulama sayesinde çok anlamlı verilere ulaşacak işletme, çalışan olarak kazanamadığı adaylarını, müşteri olarak kazanabilme şansına sahip olabilir. Hatta bu verileri duruma göre kendi bünyesindeki diğer işletmeler, diğer markalar için de kullanabilir. Örneğin Yapı Kredi Bankasın'da böyle bir sürece dahil olmuş kişilerin verileri Koç bünyesindeki bir başka faaliyet kolu için daha anlamlı olabilir.

Burada şu soruya da cevap vermek gerekir: İşletmeler bu verileri pazarlama veri tabanı için belki kullanıyorlardır, olamaz mı? Esasen istihdam amacıyla işletmeye gelmiş birisinin, işletme gelirlerini artırıcı pazarlama çabalarına yönelik verilerinden yararlanılması, bu kişilere yalnızca bu amaçla bu sürece dahil edildikleri düşüncesini taşımamaları için(özellikle olumsuz sonuçlananlar) kullanılsa da açıklanmayabilir. Ancak bizzat kendiminde bu süreçlerde çokca yer almam ve bu süreç içerisindeki işletmelerle bir daha ilişki kurmamam, daha doğrusu onların benimle bir müşteri ilişki kurmaması bu yolun kullanılmadığı yönündeki kanaatimi de kuvvetlendiriyor.

Son olarak şunu da eklemek gerekirki, bu önerim özellikle ülkemiz için geçerliliği olabilecek bir uygulama türü. Gelişmiş ülkelerde istihdam sorununun olmaması veya düşük seviyelerde olması, oralarda bu şansı doğurmayabilir. Örneğin gelişmiş ülkelerde bir bankanın yıl içerisinde yaptığı çeşitli sınavların tek bir oturumuna bir seferde 18.000 kişinin girdiğini düşünmüyorum!!! Hatta açıkcası böyle sınava girdikleri bile yok!! İşte burda da göründüğü gibi ülkenin içinde bulunduğu bazı olumsuz yanlar işletmeler için çeşitli fırsatlara dönüştürülebilir.

2 Şubat 2008 Cumartesi

AÇ KALIN, BUDALA KALIN...

Burada pazarlama ile ilgili çeşitli yazılar yazıyorum bir yüksek lisans öğrencisi olarak. Benim ve benim gibi iş hayatına atılmak üzere olan kişiler için kariyer yönetimleri şu anda hayatlarımızın en önemli süreçlerinden birisi. Bu yolda alabileceğimiz her bilgi, her güdüleyici konuşma, her yol gösterici, bizlere mutlaka birşeyler katacaktır.

İşte Apple'ın CEO'su Steve JOBS'un bir üniversite mezuniyet töreninde yaptığı konuşma bir CEO'nun hayat hikayesini ve bu paralelde önemli yaşam ve kariyer sırları içeriyor. Bu konuşmayı izlediğimde gerçekten etkilendim. İki bölüm halindeki bu videoları lütfen izleyin.

Bu videoyu izlerken aklıma bir çok düşünce geldi. Örneğin bizlerinde mezuniyet törenlerinde sanatçı yerine ülkenin ve hatta belki dünyanın önemli başarılı insanlarının konuşmaları daha yararlı olmaz mı? Rektörlerimizin, öğretim üyelerimizin bizlere bu törenlerde aşılamaya çalıştıkları özgüveni, hırsı, piyasada başarılı birisinin yapması biraz daha etkili ve cesratelendirici olmaz mı? Ayrıca orada bulunan ailelerimizde bundan daha fazla onure olmazlar mı?

Yine bu videoda, üniversite mezunu olmamış veya olamamış birisinin üstün başarısı söz konusu. Bu örnekle çok karşılaşıyoruz. Bunun nedenlerini anlamada da biraz yardımcı oluyor Steve Jobs. Okulla alternatif maliyetleri arasında bir karşılaştırma ve bunun sonucunda bir seçimden bahsediyor. Sadece tek bir alanda uzmanlaşmak yerine, sevdiğiniz işle ilgili size faydası olabilecek alanlara kendi seçimlerinizle gitmenizin faydasını örnekliyor. Acaba şu seçmeli ders olayı daha da çoğaltılmalı mı? Tabi burda bizlerinde görüşü önemli; amacımızı kolay geçilebilecek ders seçimi yerine bize daha doğru katkılar yapacak ders olarak mı belirlemeliyiz?

Ve yine belkide en önemlisi işi severek yapmak, sevilen bu uğurda yılmamak ve inanmak. Ülke şartlarının da göz önünde bulundurulması daha gerçekci olacak ama sevgi odak noktası olduğunda herşeyin daha güzel olacağı da aşikar.

Olumsuzlukları güzelliklere çevirmekten de bahsetmiş Jobs. Olumsuzluklar içerisindeki güzellikleri görmek ve bunların aslında yenilikleri ve daha iyi başarıların yolunu açtığına inanmak gerekiyor. Kendi kariyerimizin bir kriz yönetimi belki de bu.

Steve Jobs bu muhteşem konuşmasını sonlarında çok güzel iki öğütle toparlıyor. Bunları kendinize göre değerlendirin!!!:

"Başkalarının düşüncesiyle hayatı yaşamayın"

"AÇ KALIN, BUDALA KALIN"...
1.KISIM


2.KISIM