Bu Blogda Ara

25 Ocak 2015 Pazar

Dijitalin Adı Analogun Tadı: Retro İnovasyon

90'lı yılların sonunda yapılan kapsamlı bir araştırma, kendini "çok mutlu" olarak sınıflandıran insanlar arasında en düşük grubun 18-27 yaş grubu olduğu sonucuna varmış. (Bugün de durum çok farklı değil.) Yani bir yerde 20'li yaşların aslında çok da mutlu yaşlar olmadığını ortaya koymuş. Oysa bugün 30'lu yaşların üzerinde olanlara en güzel anılarını sorduğunuzda büyük bir çoğunluğu 20'li yaşlarına dönecektir. O yaşlar, dedemin bana "dünyanın yükü omzumda olsa da yeter ki senin yaşında olabilsem" dediği yaşlar. 

Bu çelişkinin nedenini de psikologlar açıklıyor: Hatırlamada tepe noktası bilhassa mutlu anılarla ilgilidir. 30'undan sonra dönüp bu yıllara baktığımızda, acı veren olaylar git gide bulanıklaşır. 

Aslında nostaljinin etimolojik incelemesinde ızdarap kökenli oluşu bugün hissettirdiği anlamı ile çelişiyor. Eve dönüş anlamındaki "nostos" ile keder/ızdırap çekme anlamındaki "algos" köklerinden türeyen Yunanca bir bir kelime olsa da, TDK sözlükte kendisine birinci anlam olarak yer bulan "geçmişte kalan güzelliklere olan özlem duygusu ve bu duygunun baskın bir duruma gelmesi..." tanımı, nostaljinin yalnızca bizim kültür ve dilimizdeki değil, evrensel değerini ifade ediyor. 

Pazarlamanın nostaljiye bulaşması ise tüketicinin post modern gömleği giymesi ile başlıyor. 90'ların başından itibaren ürün kullanımında akılcı gerçeğin yerine, ürünler ve onların imajlarıyla yaratılan gerçeküstü algıları önemsemeye, yani hazsal ihtiyaçlarına önem vermeye başlayan tüketiciye dokunmanın bir yolu da özlemine cevap vermek oluyor. Ortaya çıkış dönemi itibariyle ilk olarak 1950 -1965 arası doğumlular olan Baby Boomer kuşağını hedef alıyor retro marketing. Ardından gelen yıllarla, arkasında derin bir mazi bırakan herkese hitap etmeye başlıyor. Günümüze geldiğimizde tüketimdeki hız ve arsızlığımız belki zaman olarak aynı ama deneyim olarak çok daha uzun geçmişler bırakıyor bize. Atalarımızın 30-40 yıla sığdıramadığı deneyimleri, birkaç ayda eskitebilme "gücüne" sahibiz. Bu gerçek, tüketimin artan ivmeli hızı ve sınırsız bolluk ortamı ile birleşince retro marketing'in değerini parlatıyor.

27 Aralık 2014 Cumartesi

2014'ün İlk 5'i

Bir yıl bitirip, bir yenisine geçerken adettendir; hak edene hakkını verip o yıla öyle veda edilir. 2014 yılında en çok okunanlarımı takdim ederken, okuyan, paylaşan ve katkılarını eksik etmeyen herkese çok teşekkürler. 


  1. Bu Yazıyı Amuda Kalkarak Okumayınız! Uyarılara ne kadar duyarlıyız? Ya da bizi uyaranlar ne kadar samimi? Ayrıca sosyal sorumluluktan öte bir eğlence veya bir duygu aracı olabilir mi uyarılar? Dil döndüğünce, akıl erdiğince bu soruları cevaplamaya çalıştığım yazım 2014 yılında en güzel tepkileri aldığım yazımdı.                                                                                        
  2. Cam Tavanı Çekiçlemek: Bir yönetim başarısızlığı, bir zihniyet sorunu olan, kadın-erkek eşitsizliğinin bir uzantısı cam tavan derlememde, yapamadıklarımız ve yaptıklarımız yanı sıra yapmamız gerekeni anlamaya/anlatmaya çalıştım. 
  3. Hayat Yanlış İşte Çalışmak İçin Çok Kısa: "Sevdiğin işi yaparsan ömrün boyu çalışmazsın" demiş Konfüçyüs. Her zaman elimizde değil belki, bazen de farkında değiliz hatta. Ama işin yanlış veya doğru kısmını anlamak bir yana, hayatın çok kısa olduğu kesin. Ve bu hayatın büyük bir kısmını feda ettiğimiz yer ve zamanda mutlu olmak kadar mutlu etmeyi de bilmeli insan. 
  4. Erkeğin Lovemark'ı Berberidir: En keyif aldığım yerlerden biri berber koltuğu. Ayrıca yalnızda değilim ve hiç de az değiliz... 1800'lerin sonlarında başlayan bir hikaye ile sosyal gücünü de anlattığım bu yazım en keyif aldıklarımdan biriydi. Göründüğü kadarıyla başkalarına da keyif verdi.
  5. Beyaz Pazarla'ma! Pazarlamaya ırkçılık bir tek karşı koyarken yakışıyor kuşkusuz. Ama tarih boyunca farklı düşünenler de hiç az olmamış.

Az da olsa öz yazmaya çalıştığım Pazarlamasyon yazılarımı da buraya not edeyim. 

Herkese hayatının en güzel yıllarından birini geçirmesini dilerken, 2007 doğumlu marketman-onair ile 2015'te de sık sık bir arada olma umudumu da araya sıkıştırayım. 

6 Kasım 2014 Perşembe

Kamu Spotunda Şike!

Kamu Spotu mevzuna fena takığım. 

Onca alternatifine karşın televizyon halen en ulaşılır mecra, kamunun aklını en çok çelen uyarıcı! Böyle bir güce bedava erişimin (hele ki kamu spotu özü ile) bu denli çelişkili ve anlamsız kullanımı verimsizliğin video hali...

Bu yazımın kahramanı olan asıl favori esere geçmeden önce hakkını teslim etmeden geçmeye kıyamadığım iki eserle önce biraz gevşeyelim.

İlk çalışmamız, Çiftçi Rüstem'e "tarım arazilerine plaza dikmeyi bırak patatese devam" mesajı ile doğru kitle & doğru mesaj buluşmasının eşsiz bir örneği ile karşımızda:



İkinci çalışmamız, ülkenin önemli entelektüelleri olan (kitap kurdu olarak da tanınan) Sergen Yalçın ve Seda Sayan'ı barındıran filmi ile kanaat önderi seçimindeki başarısıyla karşımızda:



31 Ekim 2014 Cuma

Esnaf En Safı(mı)dır

1950'li yıllarda başlayan köyden şehre göç trafiği 60 yıldan fazla süre geçmesine rağmen seyahatini sonlandırmış değil. Geniş coğrafyalardan dar alanlara sıkışmaya başlayan toplum, haliyle üremesine de kentte devam ederek kentlerin nüfusuna nüfus katmakta. Bu kalabalıklaşmanın bir fırsat motivasyonu çevresinde gerçekleşmesi ve iş ve sosyal fırsatlar olarak kabul edilebilecek bu gerçeğin elbette yan etkileri de oldukça fazla. Kentleşmenin (zaten fazlasıyla kaynak sahibi) bin bir sorununa değinmeyeceğim. Toplu konutlar ve alışveriş merkezleri ile yaratılan yeni mekanlar içerisinde gün be gün yerini kaybeden esnafların kulaklarını çınlatmak isteğim. 


AVM içlerine doluşmuş yeni nesil ölçek ekonomisi esnaflarıyla, en temelde samimiyet noktasında ayrışan geleneksel esnaflar, genellikle tüketiciyi insan olarak görme noktasındaki görece üstünlüğü ile bir çok güzellemeye konu oluyor. Bakkal Sefer Abi, Lokantacı Ramiz Amca, Beyaz Eşyacı Hilmi, Dostlar Konfeksiyon... Paran olunca verirsin ve geç bir çay söyleyim gibi sıcaklıkları onları sana-bana biraz da yakın kişiler yapıyor. AVM'lerdeki rakiplerinin ölçek gücü ile rekabetlerini daha çok bu sosyal güçleri ile sürdürme çabasında olsalar da elbette ekonomi denince duran akan sular, onları kaybedenler tarafına itiyor. 

Her ne kadar sosyal olarak daha güçlü olduklarına katılsam da geleneksel esnafın da (artık klişe olmuş) "aldatıcı" pazarlama teknikleri yok değil. Samimiyet noktası ile ön planda olmalarına ihanet eden esnaf klişeleri onlar. "50 TL ama sana 40 olur" gibi sana kendini özel hissettiren yaklaşımları, "bana gelişi zaten bu kadar" ile girişimci ruhlarıyla çelişkileri, "bu malın garantisi benim" ile sigortacılık aşkları, bu klişelerin sadece bazıları. Bunları da içeren fazlası için buradan devam edebilirsiniz. Ben kendi deneyimlediğim farklı iki strateji üzerinden devam edeyim.  

26 Ekim 2014 Pazar

Bahşiş Utancı

Eve sipariş verdiğimde kapıya gelen kurye yaşını almış bir amca olduğunda bahşiş veremiyorum; utanıyorum çünkü. Ayrıca müdavimi olduğum bir mekanda garsonla zaman içerisinde bir bağ kurduğumda bahşiş vermek yine güçleşiyor. Bir arkadaşıma yardım ediyormuş duygusunu yaşatıyor ve yine utanıyorum. İşin kötü tarafı ise bahşişi asıl hak ettiğini düşündüğüm kişilerin onlar olması. Yalnız olmadığıma inandığım bu sorunun çözümü nasıl olur bilemiyorum ama umarım bir gün utancımızdan es geçmek zorunda kaldığımız herkese aşağıdaki gibi sürprizler kısmet olur.

11 Ekim 2014 Cumartesi

Erkeğin Lovemark'ı Berberidir.

2008 yılında geldiğim Ankara'da, girdiğim ilk berber dükkanından halen çıkamadım. Eskişehir'deki 12 yıllık berberime zorunlu ihanetimin doğurduğu yeni aşkı Roberts Image Saloon'u ile sürdürüyorum. Tabi önce Roberts kısmına, isim babasının kendi ağzından bir açıklık getirelim: "Berber dükkanını açmaya karar verdiğim yıllarda Julia Roberts hastasıydım" diyor Elvan ve bugünkü pişmanlığını da gizlemiyor: "Bugünkü aklım olsa Mila Kunis koyardım."

Bilen bilir özgür ruhludur berberler, o nedenle bu dükkan ismi sürpriz değil ama yine de açıklayalım. Roberts, yalnızca 3 tane berber koltuğu olan, 2 berber ve 1 çırak ile hizmet veren sade bir mahalle berberi. Yani image kısmı da saloon kısmı da teşbihin hatasızlığında. Roberts markasındaki "o" harfinin içine işlediği L1 güzellemesi var bir de. Bu L1 neyin nesi soruma, Elvan'ın vakur bir ifade ile İngilizce oku bakalım o sembolleri kontrasıyla döndüğünde, pazarlama dehasını da keşfetmiştim! Aslında bu ruh, bu rahatlık, bu öz güven, berber olmanın bir şartı. Sana yeni bir sen vaat eden Salihler onlar.

Kaynak: https://twitter.com/cihan/status/518392847926849536

9 Ağustos 2014 Cumartesi

Böceklerin Lezzeti

Günlük seçimlerimizin çoğu, uzun uzun düşünülerek verilmiş kararların sonuçlarıymış gibi görünse de William James'in dediği gibi "bütün hayatımız, bir yığın alışkanlıktan başka bir şey değil". Yemeden içmeye, en ilkel seçimlerimize kadar...

Mide ile sıkı ilişki içerisindeki iğrenme duygusunu bugünün insanına en çok yaşatan böceklerin, dünün insanlarının en önemli besin kaynaklarından olması da her iki ayrı zamandaki insanın alışkanlıklarında gizli aslında. 

Asırlar önce böceklerle beslenen hayvanlardan ilham alarak böcek yemeye başlayan insan, böceklerin temel gıda ihtiyacını karşılaması yanı sıra lezzet rolünü de ona verdiler. Bugünkü ahtapot ve yengecin görevinin bir benzerini mesela, Antik Yunanistan'da ağustos böceğine vermişler; ağustos böcekleri o dönemin lüks aperatifleriymiş. Gel zaman git zaman tarımı keşfetmeye başlayan insan hayvanları da evcilleştirmeyi öğrenir. Bu öğrenimlerle davranış değişikliğine başlayan insan, göç ile tüm dünyaya yayılarak çiftçiliği de yaygınlaştırır. Artık çiftçi olan insan için böcekler, hasatlarına zarar veren haşerelerdir... Kentleşme ile birlikte geçmişle bağını iyice koparan şehir insanı için de artık böcekler rahatsızlık veren küçük canlılardan başka bir şey değildir...

Peki, böceklerle yeniden barışabilir mi insan? Peki ya özellikle yiyecek sorunu olan gelişen ülkeler için bir fırsat olabilir mi? 

 - %80'e kadar vücudun hayati yapı taşı olan protein içermeleri yanı sıra yağ, lif, vitamin depoları olmaları,
 - inek etinden daha fazla demir içermeleri,
 - düşük maliyetleri

gibi potansiyelleriyle onu önemli bir atıl kaynak olarak kabul edebilir miyiz? O zaman izleyelim: 



Not: TED-ed son zamanlarda internette en çok vakit ayırdığım yerlerden. Asıl hedef kitlesi olan çocuklar içinse muhteşem bir kaynak. Türkçe altyazı seçeneklileri olsa da çocuklar için takibi zorlayıcı bir hızda. Umarım bir hayırsever Türkçe seslendirilmiş TED-ed videoları ile  hem vatana millete hem kendisine büyük bir fayda sağlar. :)

3 Ağustos 2014 Pazar

Affluenza Işığında İsraf!

Birçok fırsatta tavsiye etmeye çalıştığım çok değerli bir yazı var; tüketim kültürünün yarattığı hastalık olan bir affluenza derlemesi... Hep daha fazlasını isteten ve daha fazlası elde edildikçe mutsuzluğu artıran bu hastalığın israf özeline inerek, 'belki de bu hastalığa kapılmış olmanın verdiği uyuşmuşluğun da etkisiyle' pek dert etmediğimiz derdimiz üzerine naçizane derlememi pazarlamasyon'dan okuyabilirsiniz. Katkılarınızla da çok mutlu edersiniz...
Görsel kaynağı: http://www.globaltimes.cn/ 

13 Temmuz 2014 Pazar

Kendini Reklam Eden Üniversitelerimiz!

Şu hayatta her şeyden uzak kalabilirsin ama reklamlardan asla... Bir amiş(amish) dahi olsan o reklam gelip seni bulacaktır. 

Sınırsız ihtiyaçlarımızın sınırsız alternatiflerinin olduğu çağımızda markaların kendi ürününün tercih edilmesi adına verdiği (doğal) savaş ortamı haliyle sayısız reklam mecrası doğuruyor. Milyonlarca mesaja maruz kalmaya başlayan tüketicinin dikkati ve ilgisi de her geçen gün azalıyor. Bu noktada da markalar için farklı olmak, yaratıcı olmak birincil görev haline geliyor. Ama marrifet bunları kendini doğru konumlandırabilerek yapabilmekte yatıyor.

Bazı sektör oyuncularının işi ise daha zor. Hareket alanları kısıtlanıyor çünkü. Özellikle (halen) en etkili mecra olan televizyondan uzaklaştırılıyorlar. Bunların başında sağlık sektörü geliyor. Kamu gücü, reklamın aldatıcı/yanıltıcı olabilme ihtimalini göz önünde bulundurarak vatandaşları için bu riski göz ardı edemeyerek konu sağlık olduğunda olabildiğince temkinli olmayı tercih ediyor. Daha derin gerekçelere sahip olmakla birlikte bir diğer öne çıkan yasak gerekçesi de reklamın maliyet artıcı etkisi. Vatandaşın sağlık hizmetini olabildiğince uygun bir maliyete indirme isteği, oldukça kabul edilebilir bir düşünce.

Sağlık kadar önemli bir diğer husus eğitim olunca, sınırlamalar burada da söz konusu oluyor. Eğitim almak her vatandaşın anayasal hakkı. Böyle olunca da reklamın potansiyel risklerinden koruma motivasyonunu da görev ediniyor kamu gücü. Ancak sanırım temel eğitimden çıkıp, uzmanlaşmaya konu bir eğitim söz konusu olduğunda hassasiyet azalıyor! Gündemin en yoğun TV reklamları olan üniversite reklamları aksini düşünmeye izin vermiyor...

9 Temmuz 2014 Çarşamba

Kamu'nun Spotu

İyi niyet en fazla mevcut durumu korur, gerçek iyilik harekete geçirici eylem gerektirir... Kamu yararına bilgilendirici / bilinçlendirici / eğitici mesajlar verme motivasyonundaki kamu spotlarında da durum aynıdır. Kamu spotlarının potansiyeli üzerine biraz düşünmemiz için Pazarlamasyon'da biraz lafladım. Buradan devam edebilirsiniz...