Bu Blogda Ara

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Elöpenzi


Ramazan Bayramı'na sayılı günler kala, markaların bayrama özel birçok iletişim kampanyası da yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Bunlar arasından en ilginç olanlarından biri tatilsepeti.com'dan gelmiş. Bayramlarımızın vazgeçilmezlerinden el öpme ritüeli iphone uygulamasına dönüştürülmüş.

Peli Chef ve Alice BBDO ile birlikte geliştirilen Elöpenzi iPhone uygulaması sayesinde Tatilsepeti Ramazan Bayramında iPhone kullanıcılarına istedikleri arkadaşlarının veya yakınlarının uzaktan ellerini öpebilme imkanı sunuyor. Kullanıcılar Facebook listesinden bayramını kutlamak istediği arkadaşlarını belirledikten sonra ekranda çıkan eli gerçek bir elmiş gibi öpüp alnına götürerek işlemi gerçekleştirebiliyor. Ayrıca uygulama ile yapılacak bayramlaşma sonrasında Tatilsepeti'nden bir kereliğine kullanabileceğiniz 20 TL'lik de indirim kuponu kazanabiliyorsunuz.

Belki bu uygulama ile bayramda yanında olamayacağınız ancak harçlıklarına göz koyduğunuz büyüklerinizi kandırarak Tatilsepeti'nin 20 TL hediyesinin üzerinde de kazanımlar elde edebilirsiniz. Kim bilir... :)

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Maharet: Mutlu Etmek...

Bundan iki yıl önce üniversite sınavlarına hazırlanan kardeşim çalışma masası sandalyesinin çok rahatsız edici olduğunu, belini ağrıttığını söylediğinde, onu da alıp babamla beraber yeni bir sandalye almaya gitmemiz çok uzun sürmemişti kuşkusuz. Mobilyacılar Caddesi’nde ilk gördüğümüz mobilyacıya girdiğimizce, yüzündeki kırışıklıkları yaşını değil, yılların tecrübesini haykıran bir amca vardı. Kendi mütevazı mağazasında yıllardır baba mesleğini sürdüren bu amcama ihtiyacımızı söylediğimizde bize sorun yaşadığımız ürünün modelini sordu. Sonrasında kardeşime dönüp bu sandalyede nasıl oturduğunu ve sandalyenin yükseklik ve yaslanma ayarlarını nasıl ayarladığını sordu. Kendi elinde aynı modelden olan sandalyeyi getirip, nasıl ayarlanması ve nasıl kullanılmasını gerektiğini anlattıktan sonra: “Sizin yeni bir sandalyeye ihtiyacınız yok, bu ayarlara ihtiyacınız var. Yenisini almanız bir şeyi değiştirmez. Kardeşimiz söylediğim ayarları yaparak kullansın biraz, sorunu yine devam edecek olursa o zaman bakarız başka modellere…” diye tamamladı sözlerini. Gerçekten çok ama çok etkilenmiştik.

Kuşkusuz o gün oradan mutlu ayrılmıştık. Sandalyeyi dediği şekilde ayarladığımızda da gerçekten rahat etmişti kardeşim. Peki, pazarlama açısından satıcı penceresinden bakıldığında satış ile sonuçlanmamış bu deneyim için “başarı” diyebilir miyiz?

Kesinlikle evet.

Orada pek hala bize istediğimiz sandalye satılabilirdi ki bu çok da doğal bir davranış olurdu. Ancak göstermiş olduğu davranış, samimiyetini göstermekle birlikte kendisine olan güveni oldukça yüksek noktalara çıkartıyor. Ayrıca hayran bırakıcı ve çok nadir rastlanan bir davranış ile ağızdan ağza pazarlamayı lehine çalıştırmaya başlıyor. Kuşkusuz bu davranışı; kısa vadede kaybettiği bir satışı kendisine uzun vadede misli olarak dönmesini sağlıyor. Somut bir sonuç isteyecek olursanız, şu an anne-babamın oturduğu sitenin bahçe sandalye ve masalarının tamamı diyebilirim…

İşletmelerin en temel amacı kar ve kar da satışla gelir kuşkusuz. Ancak özellikle günümüzde satış odaklılık; “nasıl olursa olsun yeter ki satayım” anlayışının başarı getirmesi olanaksız. Yalnız değilsiniz, vazgeçilmez hiç değilsiniz… İşinizin adı ne olursa olsun; ister hizmet satın, ister bir mal, insanlar her zaman mutlu oldukları, sonuçları kendilerini tatmin eden yerlerdeler. Onlara, her zaman hatırlayıp, şevkle anlatabilecekleri deneyimler yaşatmak ise paha biçilemez…

O zaman son söz: Maharet satış yapmakta değil, müşteriyi mutlu etmekte…

22 Temmuz 2011 Cuma

Halo Etkiniz Hep yüksek Olsun...


Henry Kissinger: "Gerçeğin ne olduğu değil, gerçek olarak algılamanın ne olduğu önemlidir..."

Kissinger'in de dediği gibi aslında gerçek denen şey, algılananın ne olduğudur. "Herkesin gerçeği/doğrusu farklıdır" derler hani...

Kuşkusuz algı konusu pazarlamanın en derin temellerinde yer alan bir temel taştır. Konumlandırma dediğimiz şey, marka değeri dediğimiz şey, marka bağlılığı dediğimiz şeylerin bütünü tüketici zihninde yer edilen algıyla doğru orantılıdır. Bu yüzden de günümüz pazarlama savaşları tüketicilerin algılarında yaşanır.

Algılama deryasının içerisindeki önemli damlalardan biri de halo etkisi(halo effect) dediğimiz olgudur. Aslında bir kişi ile ilgili ilk izlenimlerin toplamına halo etkisi (Türkçe'ye hale etkisi olarak çevrildiği de görülmektedir) denilmekle birlikte, özellikle pazarlama boyutu söz konusu olunca marka kişilikleri için kullanıldığını söylemek gerekir. Marka kişilikleri boyutunda da biraz daha anlamlanıp, derinleşir kuşkusuz. Aslında halo etkisi için en anlaşır ifadelerden birini ekşisözlük yazarlarından biri kullanmış: "bir insanın, sevdiği birinin yaptığı her şeyi şirin görmesi anlamına gelen İngilizce psikoloji terimi..." Bir çok marka için de durum gerçekten budur. Bir X markası taşıyan bir ürüne dikkatiniz ve ilginiz sıfır noktalarında iken, o ürünün üzerinde Y markası görmüş olsaydınız sıfırı bile oldukça yüksek pozitif değerlere yükseltecek katsayıda ilgi duyabilecektiniz. Bu markalar ise her zaman farklı olabilmeyi, taklit eden değil, edilen markalar olmayı başarabilenler arasından doğmaktadır. Bunu da kuşkusuz algılarda en etkin konumlandırma paralelliği ile başarmaktadırlar. Bu markalara her zaman daha anlayışlıdır tüketici. Hatalarını tolere edebilir, hatta çoğu zaman hatalarını görmez bile. Ağızdan ağza pazarlama ile halo etkisinin izlerini belki daha o marka ile deneyim yaşamamış tüketicilere bile taşırlar.

Elbette bunun tersinin olduğunu da unutmamak lazım. Kimi markalar da ağzı ile kuş tutsalar, belli kesim tüketiciye yaranamazlar. Bir kusur bulur ve o kusurdan bir çok yan kusuru üretmekte gecikmezler. Aslında bu da daha çok horn etkisi denilen durumu izah eder. Şeytan etkisi (devil effect) olarak da anılmaktadır.

Pazarlama boyutu yanı sıra, günlük hayatımızdaki bir çok gerçeğin (bazen özellikle kabullenemediğimiz gerçeklerin) nedenlerini anlayabilmek adına psikoloji temelli halo-horn etkilerini en azından sanal ortamda araştırıp fikir sahip olunmasının oldukça yararları olacağını düşünüyorum.

Yine marka boyutunda son noktayı koyacak olursak; bir çoğu gibi en yüksek halo etkisine sahip markanın Apple olduğunu düşündüğümü de belirtmek isterim...

Halo etkiniz hep yüksek olsun...

14 Haziran 2011 Salı

Sokakta Ne Moda? Sen Karar Ver...

Benetton'ın güzel bir sosyal ağı ile tanıştım bugün: www.sokaktanemoda.com

Site: "kombinle-paylaş-puan ver" esasına dayandırılmış. Benetton marka bir ürünün yanında diğer markalardan yapılan seçimlerle oluşturacağınız kombinasyonu site kullanıcılarının beğenisine sunuyorsunuz ve en çok oy alanlar arasına girerseniz 500 TL - 300 TL veya 200 TL değerindeki hediye çeklerinden birine sahip oluyorsunuz. Ayrıca kampanya süresince de Benetton markalı ürünlere indirimli sahip olma şansı tanınmış.

Markaların son zamanlarda artan sosyal ağ aracılığı ile tüketiciyle iç içe olması çabalarının gördüğüm en güzel örneklerinden biri olunca sizlerle paylaşmak istedim. Crowdsourcing kokusunu da aldığımız sokaktanemoda kullanıcılarının ağırlıklı bayanlar olduğunu söylememize gerek yok sanırım. Giyinmeyi ve daha da önemlisi beğenilmeyi sevenler bayanlar için (sanırım neredeyse tümü :)) vaz geçilmez olmaya aday olmakla birlikte, uygulama olarak o boyutlara ulaşmasa da, takibi açısından bayların da bayanlardan aşağı kalmayacağını düşünmekteyim.

Unutmadan, lansmanı 11 Haziran'da popüler blog yazarlarınca Benetton Suadiye Mağazasında gerçekleştirilmiş. Kısacası lansmanından, içeriğine oldukça başarılı bulduğum sokaktanemoda konsepti için Onur Yüksek, Benetton ve tüm ekibe naçizane tebriklerimi iletmek isterim...

5 Haziran 2011 Pazar

Süper Lig Pazarlama: Ver Parayı Al İsmi; İsmin Anılsın,Bilinirliğin Artsın!!!

Dünyanın en büyük endüstrilerinden biri haline gelmiş olan spor endüstrisi içerisinde en büyük payı alan dalların başında futbol geliyor. Kuşkusuz basketbol ve F1’de önde olmakla birlikte basketbolu NBA ile kısıtlayabilir, F1’in ise çok daha niş bir kitleye sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Gelişen bu endüstri günden günede pazarlamanın spor ile olan uğraşının artmasını beraberinde getirmiştir. Spor Pazarlaması ve futbol pazarlaması hem ülkemizde hem de (özellikle Avrupa olmak üzere) dünyada önemli bir bilim, çalışma ve yatırım alanı haline gelmiştir.

Spor pazarlaması söz konusu olduğunda da en öne çıkan noktalardan biri spor sponsorluğudur kuşkusuz.

Bu tümdengelim girişi ardından esas değinmek istediğim konuya başlayalım.

Ülkemizde de son yıllarda markalar/işletmeler sporu ve elbette özellikle de futbolu pazarlama planları içerisinde yoğun bir şekilde kullanıyorlar. Spor pazarlaması içerisinde sponsorluk kullanımı da Avrupa’daki kullanımı boyutlarına ulaşmasa da, Türkiye’de de en önemli spor pazarlaması kullanımlarından biri. Bu noktada da en göze batan örnek Süper Lig isim hakkının kullanımı.

2005 yılında TFF tarafından yapılan ihale sonucunda isim hakkını alan Turkcell, bu alanda Türkiye’de bir ilke atmıştı. O günden itibaren en üst kademe futbol ligimiz adı Turkcell Süper Lig olarak anılmaya başlandı. Turkcell’in süper lig markasına yaptığı katkının yanı sıra süper lig markasının da Turkcell’e yaptığı katkılar yadsınamaz kuşkusuz. Ancak Turkcell bu kullanımı oldukça başarılı yönetti. İşi sadece “ver parayı al ismi, ismin anılsın, bilinirliğin artsın…”

ile sınırlı tutmadı. Yazılı ve görsel basın reklamları ile bu sponsorluğunu sık sık vurgulayan Turkcell, “Turkcell Süper Lig” markalarının algılara oturmasını sağlarken yeni ligin bu adının futbol izleyicilerince iğreti bulunmamasını sağladı. Hatta zamanla Turkcell’siz Süper Lig telaffuzunun sırıtır hale gelmesini başardı. Bunu sağlarken ve süper lig markası ile kazan-kazan peşinde iken reklamlarla da sınırlı kalmayan Turkcell, yeni uygulamalar (Turkcell Fair Play Lig gibi), paralel sponsorluklar (Milli Takım, Anadolu takımları sponsorlukları gibi) ile bu bağı güçlendirdi. 5 yıllık süresi dolduğunda yine çok başarılı bir reklam kampanyası ile sponsorluğu, kendinden “maddi” olarak daha fazla bir maliyete katlanan Spor Toto’ya devretti. 2010-2011 sezonu itibariyle artık Turkcell Süper Lig tarih olmuş ve Spor Toto Süper Ligi doğmuştu.

Spor Toto Süper Ligi’nin ilk sezonunu geride bıraktık. Belki bir yıllık süreç ile beş yıllık süreci karşılaştırmak tam doğru olmayacak ama ilk yıl önemli sonuçlar, ipuçları vermekte. Önce artısından bahsedelim hatta: Türk futboluna 424 milyon Dolar’lık (5 yılda 2,5 milyar Dolar’a ulaşacak) yatırım. Turkcell’in 10 milyon Dolar’lık katkısını düşündüğünüzde tutarın büyüklüğü biraz daha net olarak ortaya çıkıyor. Kuşkusuz yadsınamaz bir katkı ama maddi boyutundan ziyade bizim irdeleme konumuz pazarlama. Bu bağlamda baktığımızda ise özetle; maddi katkıda Spor Toto Turkcell’i kaça katladıysa, pazarlama boyutunda Turkcell’in Spor Toto’yu aynı oranda katladığını söylersek abartmış olmayacağımızı düşünüyorum. Geride kalan bir yılda basında zorunlu olarak yer alması gereken Spor Toto Süper Lig’i dışında herhangi bir reklam hatırlamıyorum maalesef. Ne Fair Play Ligi gibi bir uygulama söz konusu ne bir benzeri. Aradan bir yıl geçti ancak Spor Toto Süper Lig ismine halen ısınamadım; birçoğunuzun da benim gibi düşündüğüne eminim. Aslında çok şey sayılabilir, birçok pazarlama eksiği, birçok pazarlamasızlık… Ama ortada pazarlama uygulamaları anlamında görünen zaten bir şey olmadığından bunlardan bahsetmek yersiz ve gereksiz diye düşünüyorum. Ancak öncelikle Bekir Yunus Uçar’ın sözlerine yer vermek, sonrada kısaca bir cevap vermek istiyorum.

Şöyle diyor Sayın Uçar: “Spor Toto Süper Lig adıyla önemli bir çalışmaya imza attık. Bu sponsorlukla hasılatımızın yüzde 15 artacağını bekliyorduk. Ancak hasılatımız bu sponsorluk sonrasında yüzde 22 artış oranı yakaladı. 5 yıl içinde ödeyeceğimiz sponsorluk bedelini 5 ay içerisinde geri aldık. 400 milyon liranın üzerinde ilave bir hasılat elde ettik.

Güzel bir sonuç Spor Toto teşkilatı adına ama bence eksik yapılmış bir açıklama. Bu hasılat artışının Spor Toto’nun hangi ürünlerinde yakalandığının önemli olduğunu düşünüyorum. Keza bu artışın Spor Toto’nun kendi adını taşımayan markası İddaa üzerinden sağlandığına inanıyorum. Ve bu artışta da lige isim verilmesinin en düşük katkılı faktör olduğunu düşünüyorum. İddia’nın sanal ortamdan birçok aracı şirket tarafından oynatılabilinmeye başlanması, İddaa’daki seçeneklerin çoğaltılması (gerek bahis türlerinin artması, gerekse basketbol gibi branşların da eklenmesi gibi), toplumda bahis alışkanlığının oturması ve yaygınlaşması gibi faktörlerin bu hasılat artışındaki esas faktörler olduğunu düşünüyorum. Sayın Uçar’ın kendilerinin Süper Lig’e olan katkılarından da bahsetmesini çok isterdim. Elbette maddi katkı dışında. Keza onu hiçbir zaman yadsımıyoruz ama markaya verilecek olumlu katkı; Süper Lig markasının marka değerinin artırılması, belki uzun vadede 2,5 milyar dolarlarında üzerindeki maddi katkıyı beraberinde getirecektir.

Turkcell, “Turkcell Süper Lig hiç bitmesin…” derken kuşkusuz Süper Lig kısmını kastediyordu. Aynı sloganı Turkcell kısmı için de ben yineliyorum…

Umarım önümüzdeki sezondan itibaren Spor Toto’nun Süper Lig marka değerini artırıcı faaliyetlerini, pazarlama/reklam çalışmalarına bol bol şahit olur, buralarda keyifle bu başarı öykülerinden bahsederiz. Ayrıca Spor Toto teşkilatı, her zaman eleştirilen kamunun pazarlama eksikliğini de gideren en güzel örnek olmuş olur, kamu pazarlaması başarı öykülerinin en güzelini yazar ve kamu pazarlamasında kartopu etkisi yaratır.

3 Nisan 2011 Pazar

Nöbetleşe Tüketim


Gereksinim ve isteklerin karşılanması için tüketir; bu gereksinim ve istekleri karşılayacak mal ve hizmetleri ise üretiriz. Adem ve Havva, hazır üretilmiş malların olduğu bir Dünya’ya geldiklerinde üretmeden tüketmeye başladılar. Kuşkusuz koskoca Dünya’da yalnızlardı ve her şey onlarındı ancak belki onlar bile tüketmek için üretmek durumunda kaldılar…

Çok uzaklardan başladık belki ama Dünya’nın var oluşundan bugüne aralarındaki denge belirli zamanlarda belirli değişkenlikler gösterse de Dünya ve Ay’dır; Tüketim ve Üretim. Hazır olanı tüketmeye başlayan insanoğlu, kendi üretip tüketmeye devam etmiş; iletişim, nüfus, teknoloji , kültür, ekonomi, vs. ve pazarlama! geliştikçe gereksinimleri için tüketen tüketiciler, istekleri, hazları için de gün be gün daha çok tüketmeye başlamıştır. Daha çok tüketim, üretimi de artırmayı gerektirir kuşkusuz ama bilinen ve hep tekrarlanan gerçek; insan ihtiyaçları sınırsızdır ancak kaynaklar kıttır! Peki özellikle günümüz Dünya’sında bu dengenin hangi tarafında olanlar kazanır? Tüketenler mi? Üretenler mi?

Ekonomik sınırların ortadan kalktığı Dünya’da üretenin tüketiciyi, talep edenin de talep ettiğine daha rahat ulaştığı aşikar. Dünya’yı tek bir bütün olarak düşündüğünüzde kaba hatlarıyla üretim-tüketim dengesinin sağlanmış olacağını söylemek pek yanlış olmasa gerek. İşte bu noktada ekonomik olarak ortada olmayan sınırları siyasi bölge olarak yerine koyduğumuzda üreten > tüketen’i sağlamış ülkeler kazananlar; tüketen > üreten ülkeler ise kaybedenler tarafında kalacaktır. Ülke ekonomilerine baktığınızda bunu görmek zor değil.

Aslında bu kadar laf kalabalığı yapmamın tek nedeni; Nöbetçi AVM uygulaması. Daha ne kadar tüketen bir toplum haline gelebiliriz inanın kestiremiyorum. Gece 01:00’da, 02:00’da bizleri AVM’ye götürecek ne denli ihtiyaçlarımız olabilir? Veya sadece AVM’lerde vakit harcayacak kadar asosyal bir toplum muyuz gerçekten?

Geçenlerde TESK Genel Başkanı Bendevi Palandöken; “Sadece geçen sene tüketici kredileri 41 Milyar Lira arttı. Halkımız henüz kazanmadığı 41 Milyar Lirayı peşinen harcadı.dedi ve bu ivmenin devam etmesi halinde ödeme zorluğu çekecek ailelerin dara düşeceğini ve sosyal sıkıntıların artacağını ekledi. Haksız mı?

Ama en büyük alkışı, nöbetçi AVM uygulamasını eleştirenlere verdiği "mükemmel" savunma cevabı ile Jones Lang LaSalle Türkiye Başkanı Avi Alkaş'a gönderiyorum: "Nöbetçi eczane oluyor da, niye nöbetçi AVM olmasın..." Yorumsuz, gerçekten yorumsuz...

25 Mart 2011 Cuma

Özgürlük Keyiflidir....

Bu yazı yalnızca günler sonra, hiç bir engel olmadan; farklı yollar denemeden marketman'e erişebilmenin sevinci; özgürlüğün keyfidir...

2 Mart 2011 Çarşamba

DOĞRULAR ve Yanlışları...

Tesadüf bu ki tam bir sene önce bu zamanlar paylaşmışım "İçenbilir Hacının Şalgamı"nı... Kendi içinde bir yaratıcılıkla yapılan bu reklamı, bu günlerde dönen Doğrular Ev Ürünlerinin reklamını izlerken hatırladım. O gün yerel bir çalışmayı yalnızca keyif veren açısı ile ele almıştım. Şimdi işi biraz derinleştirelim. Bu sefer durum ciddi çünkü; ulusal boyutta dönen bir reklam kampanyası var. Yani önemli maliyetlere katlanılarak, nispeten küçük ama büyüme iştahlı bir markanın çabası var. O zaman önce bahsettiğimiz reklamı izleyelim...




Aslında bazı markalar bunu yapabilir; yani kendisinden bahsedilmesi, biraz gündem oluşturmak için reklamlarda amiyane tabirle "geyik"leşebilir. Ama geniş kitlelere yeni yeni ulaşan bir marka iseniz kaynaklarınızı daha etkin kullanmanız daha akılcı olacaktır. (Ayrıca kaynak sıkıntısı olmayan büyük markalar geyikleşebilse de bu boyutta olmaz tabi, yanlış anlaşılmayalım. "geyik" kısmı yine kaliteli olur. Bakınız: son zamanlardaki Vodafone Uçan Selim reklamı veya geçmişteki Vodefone Geyik Muhabbeti kampanyası... Bu başlıca apayrı bir konu.)

Doğrular Ev Ürünleri özelinde devam edelim... Öncelikle markanın sahip olduğu ürünler, özellikli ürünler değil. Yani tüketicilerinin çoğunun "marka" özelliğine pek önem vermediği ürün grubu: ütü masası, çamaşır kurutmalığı, profil merdiven vs... Bu ürünlerde tüketiciye sizin markanızın daha farklı olduğunu ve sizin markanızın seçilmesinin "şu şu.. " artıları olacağını kabullendirmek oldukca güç. Bu ve benzeri ürün gruplarından ürün bazlı reklam yapılacaksa, ürünün gerçekten alternatiflerinden neden farklı olduğunun açıkca ortaya konması gerekir. Tüketici bu markalı ürünü gördüğünde onun o farklı özelliklerini hatırlamalı; güldüğü reklamı değil. Mesela buna en iyi örnek İhsan Varol'un oynadığı Erpen reklamı:


biz diğerlerinden çook farklıyız erpen | izlesene.com




Elbette geniş kitlelere ulaşmada yeni olan, büyüme iştahlı bu tarz markaların bir başka reklam seçenekleri de "kurumsal reklamlar" olabilir. Markanızı tanıtırsınız, ürünler geri plandadır. Aslında Doğrular için bu daha doğru bir tercih olabilirdi. Çünkü doğruların esas faaliyet alanının, bugüne kadar ki büyümeyi getirenin fason üretimler olduğunu düşünüyorum. (Eğer öyle değilse bile bu alan bence bu ürün grubu için en iyisi) O nedenle son tüketiciye değil de sektörün büyüklerine (ulusal ve uluslararası) yönelik reklam yapmak daha iyi getiriler sağlayabilir. Ama markanın bu alanda son tüketici için farklı ve aranan bir marka olma isteği, çabası da takdir edilebilir...

Bu yazıyı yazmak aklıma gelince, sanal alemde de biraz araştırdım Doğrular'ı. Aslında günümüz pazarlama trendlerini takip etme çabasında bir görüntüleri var. Örneğin facebook'da kurumsal sayfaları var. 82 tane de takipçileri (umarım hepsi kendi çalışanları değildir). Youtube'da da varlar. Orada da 1 tane üyeleri mevcut!!!.

Her neyse; reklam filminden çok fazla uzaklaşmayalım; ana temamız orası. Özetle reklam filmini beğenmemekle birlikte, marka için faydasız buluyorum... Belki takip ediyorlardır gerçi ama, var olma çabalarında oldukları sanal alemde özellikle ekşi sözlük ve twitter'dan reklam tepkilerini okumalarını tavsiye ediyorum.

Reklamın iyisi kötüsü olmaz diye birşey yok.. Kötüsü olur, hem de çok kötüsü olur. Hele bir de ciddi paralar verilip yapılırsa çok ama çook kötü olur.


Not: Bu arada Doğrular resmi sitesinde "Bizden Haberler" kısmında site yöneticisi düğünlerdeki "seeee, see, ses 1-2" şeklindeki deneme tadında bir deneme yapmış ama orada da unutmuş sanırım. Çok önemli değil kuşkusuz ama gözüme takılmışken hem paylaşayım, biraz eğlenelim dedim hem de belki farkındalık yaratır, düzeltilmesine aracı olurum diye düşündüm.. Görmek için yandaki resime tıklayabilirsiniz.

15 Şubat 2011 Salı

Üç Yaşındaki Çocuk Altı Yaşındaki Çocuğun Yarısı Değildir...

Doktor ol, avukat ol, mühendis ol... Boğaziçi'ni kazan, ODTÜ'yü ilk tercih yap... Son yılların vazgeçilmez ebeveyn söylemleri. Yetenek sorgulaması yapmadan, ilgi alanını tespit etmeden ve hatta saygı duymadan sadece rasyonel düşünerek (aslında kendi hazsal ihtiyaçların da yeri var) yapılan bu sorgulamalar kuşkusuz ülkemizin de en büyük sorunlarından aslında. Dolayısıyla eğitim sistemimizin sorgulanması gerektiği nokta. Aslında değil üniversitede okunacak bölüme şartlandırma (iyi bir bölümde, iyi bir üniversitede okumaya zorlama); üniversite okuyup okumama tercihini bile bırakmalı mı çocuğa?



Bu arada Fatmanur Erdoğan'ın yorumunu da atlamayın...