Bu Blogda Ara

9 Şubat 2011 Çarşamba

Türk Markalarından Başarı Manzaraları...

Candy Industry tarafından 10 yıldır uygulanan dünyanın en büyük çikolata ve şekerleme şirketleri listesi Küresel Top 100’de kendisine geçen sene 11. sırada yer bulan Ülker bu sene 9. basamakta yer bularak ilk 10’a girme başarısı gösterdi. Kuşkusuz Türkiye markacılığı açısından sevindirici bir haber.

Ben de yıllardır bir Türk markasının Interbrand veya Millward Brown en değerli Top 100 markaları listesinde yer alması hayalini kuruyorum. Önceden de bu hayalim ve bunu başarabilecek markalarımız hakkında bazı ön görülerimi paylaşmıştım. Interbrand geçtiğimiz günlerde 2010 yılının en iyi 100’ünü açıkladı. Maalesef yine bir Türk markası yok. Ancak bu sefer daha inançlıyım. 2011 veya 2012 listesinde mevcut ivmesini devam ettirir ise Türk Hava Yolları’nın (Turkish Airlines) bu listeye girmeye aday birinci sıradaki Türk markası olduğunu düşünüyorum. Gerek gelişen hacmi, büyüyen filosu, hizmet verdiği nokta sayısındaki artış ve gerekse de reklam-pazarlama yatırımları bu öngörümün temel dayanakları. Söz THY’den açılmışken, havacılık sektörünün önemli uluslararası yayınlarından olan Air Transport World (ATW) tarafından THY’ye 2010 "Pazar Liderliği" ödülü verdiğini hatırlatalım. Son derece değerli (özellikle havacılık sektörü için)bu ödül nedeni ile ülkemize ve ülke markacılığına olan katkılarından dolayı THY’ye teşekkürler.

Hazır böyle bir yazı yazmışken ulusal marka değerlendirme şirketlerinden birinde (Interband, Millward Brown veya diğer) Top 100’de yer bulması olası ilk Türk markası sizce hangisi olduğunu ölçmeye yönelik sağ sütunda bir ankete yer verdim. Değerlendirmeleriniz için şimdiden teşekkürler.

5 Şubat 2011 Cumartesi

Karadeniz Esintisi, Fırtınanın Mı Habercisi...

Marketman’da ilk yazmaya başladığım dönemde de benim için ayrı bir önemi olduğunu belirterek iki sevdamı birleştirip “Trabzonspor Futbol Kulübü Değil, Trabzonspor Markası” başlıklı ve Trabzonspor + Pazarlama konulu bir yazı yazmıştım. Yeni bir değerlendirmenin zamanı geldi diye düşünüyorum. Ve bu sefer Pazarlamanın biraz daha dışına çıkarak ama tam olarak kopmadan. Keza bu sene Trabzonlular hatta Karadenizliler için ayrı heyecanlı, ayrı önemli.

Bu sene önemli çünkü Trabzonspor 27 yıllık hasretini dindirmeye çok yakın. Her ne kadar son iki haftadır algılara aksini yerleştirme çabaları olsa da, korku psikolojisi yaratılmaya çalışılsa da gerçek bu. 2010-2011 sezonunun ilk yarısını 42 puan gibi lig tarihinin en başarılı derecelerinden biri ile bitiren Trabzonspor şampiyonluk başarısına çok yaklaştığı bu noktaya kolay ulaşmadı. Üç sene önce hatırı sayılır derecede transfer yapılırken, “geleceğin takımını kuruyoruz” söylevleri, bundan önceki başarısız olunan dönemlerdeki uygulamalarının aksine günü kurtarmaya yönelik vaat olmaktan çıkıp gerçekten geleceğe yapılan uzun vadeli yatırım olarak devam ettirildi. Sonraki sezonlarda birkaç transfer takviyesi ile devam etti takım. Bu süreçteki en büyük sekte ise Ersun Yanal’ın görevden alınışı ve Hugo Bross gibi Trabzon ve Trabzonspor kültürüne uymayacak biriyle yola devam etme kararıydı. Onun dışında izlenen transfer politikası, yönetimdeki istikrar hepsi yolundaydı. Aslında Hugo Bross yerine Şenol Güneş düşüncesi yönetimin en büyük ideali idi. Devam eden planı en iyi tamamlayacak doğru karar alınmıştı aslında ama o dönem Şenol Güneş’in kendi hedefleri ve sağlam kişiliğinin gereklilikleri neticesinde bu karar ertelenmişti. 2009-2010 sezonun ilk yarı sonlarına doğru bu karar uygulanabildi ve bugünkü gelinen noktanın en önemli adımı tamamlanmış oldu. Kaldı ki bu adımın lig sonunda da şampiyonluk turu atan takımın Trabzonspor olması ile ne kadar doğru olduğunun çok sesli olarak dile getirileceğinden eminim.

Şu an uzun vadeli plan yolunda gidiyor olmakla birlikte elbette aralarda aksaklıklar çıkıyor. İlk başlarında da biz taraftarlar geliyoruz. Saman alevi gibiyiz. Kısa vadede bir parlıyor, bir carlıyoruz. Bir hafta deplasmanda 60.000 taraftar ile seyirci rekoru kırıyoruz, bir hafta tribünü dolduramıyor ve alınan bir beraberlik nedeni ile oyuncumuzu yuhalaya biliyoruz. Elbette bu aslında Karadeniz insanın yapısından ileri gelen bir sonuç. Ama başarı isteniyorsa, özeleştiri yapıp bazı özelliklerimize huylarımıza gem vurmamız gerekiyor. En azından belli bir süre. Karadeniz insanının yapısını bilen, Trabzonspor başarısı karşısındaki topluluklar zaten bu özellikten ziyadesi ile istifade etme yarışında. Gerek rakipler, gerekse rakiplerin başarılarından nemalanacak olan 3. Kişiler ısrarla taraftarda ve en büyük eksikliği tecrübe olan takım oyuncularında korku ve panik psikolojisi yaratmanın peşinde. Bu noktada Trabzonspor’un en büyük avantajı gerek tecrübesi gerekse kişiliği ile yine Şenol Güneş’tir. Taraftarın yapması gereken ise çok basit: Şenol Güneş’in her beyanını idrak ederek, sindirerek ve en önemlisi anlayarak dinlemek ve ona göre hareket etmek.

Aslında pazarlama boyutunda da bu son üç sezonluk süreçte çok başarılı adımlarımız var. Ki bunun sahadaki başarıda da oldukça önemli katkısı bulunduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki 61. Dakika şovları. Karakter ile birebir uyuşan ve son derece kanıksanan bir uygulama. Artık dakika şovu Trabzonspor’a hastır. Bundan sonra yapılacak olan taklide girer. Belki ilk yapan Trabzonspor taraftarı değildir ama en doğru yapan ve benimseten o dur. Dolayısıyla sahibi de o dur. Bir diğeri Brezilya basınına bile konu olan maç sonrası kolbastı gösterisi. Yöresel özelliklerle tüm ulusa yayılış. Sırf bu şovu izleyebilmek için Trabzonspor’un kazanmasını isteyen başka takım taraftarı arkadaşlarım var. Bir de şu maskot işini çözebilsek çok güzel olacak. Bu konuda halen Laz İdris’i çok yakıştırıyorum. Eğlence boyutlu bu uygulamalar yanı sıra HES projesi , Trabzoncell, yeni stat projesi, Basketbol Şubesi, TS Club ve artan şube sayısı ve benzeri çalışmalar diğer başarılı adımlardır. Belki bunların içerisinde önemli bir getirisi olan projelerde bulunmaya bilir ancak rekabet ettiğiniz markalar ile yarıştığınız platformda aynı/benzer ürünlerle yer almanız bir şarttır. Ben de bu ülkenin en büyükleri içerisindeyim diyecekseniz sadece sportif başarı ile yarışmanız yeterli olmayacaktır.

En önemli hususlardan biri de Trabzon’un sürükleyici, devrimci yapısıdır. Bunu da burada uzun uzun anlatmaya gerek yok. Yılmaz Özdil’in 01.12.2010 tarihli “Trabzon Travmadır” başlıklı yazısını okumak yeterli. Yılmaz Özdil’in bahsettiği gibi bu unsur da tamam iken, Trabzonspor’un sezon sonunda başarıyı yakalaması kaçınılmazdır. Yılmaz Özdil’e şöyle bir ekleme yapayım sadece: kendisi Trabzon’un peşinde sürüklediği Anadolu takımlarından bahsetmişti yazısında. Bu sene bu sürükleyiş yalnızca Süper Lig ile de sınırlı değil ayrıca. Girişteki “Karadenizliler için önemli” ifademin de esas temeli buydu. Bank Asya 1. Lig’inin şu an itibariyle (18. Hafta) ilk üç sırasına bakalım: 1. Ordu Spor, 2. Samsun Spor, 3. Çaykur Rize Spor… Kim ne derse desin, Mayıs 2011 sonunda tekrar görüşelim. Bu sene Karadeniz senesi… Ayrıca Yılmaz Özdil’in de dediği gibi bu başarı bu seneyle de kalmaz, bu ivmeyle en az birkaç sezon daha devam eder. Hele ki 18 takımın 5’inin Trabzon, Ordu, Ç.Rize, Samsun (veya Bolu) ve Karabük Spor’dan oluştuğu bir 2011-2012 sezonu düşünün.

Türk Futbolu uzunca bir süre Karedeniz etkisinde sürüklenmeye hazır olsun…

26 Ocak 2011 Çarşamba

Mutlu Çalışan Mı? Mutlu Müşteri mi?


Müşteriler velinimetimizdir... Başarı müşteri odaklı stratejilerle gelir... Müşteri kraldır... Müşteri her zaman haklıdır...
Bunların hepsi doğru olabilir. Ancak bir markanın/işletmenin öncelikle bilmesi gereken "ilk müşteri"nin kim olduğudur. İlk müşteri "ÇALIŞANLAR"dır.

Büyük bir seyahat acentesi sahibi olan Hal Rosenbluth'un kitabı yayınlandığında pazarlama dünyası şaşkındı. Kitabın adı "Müşteri İkinci Sırada Gelir - The Customer Comes Second" idi.* Birinci sıraya konulan ise "Çalışanlar"dı. The Body Shop kurucusu Anitia Roddick'de aynı düşüncede: "Bizim çalışanlarımız benim ilk müşterilerimdir."
(*KOTLER Philip, A'dan Z'ye Pazarlama - MediaCat 4. Baskı 2005 - s.15)

Özellikle günümüz rekabet ortamında mutsuz çalışanlarla hayatını idame ettirmeye çalışan bir şirketin/markanın uzun soluklu var olması çok zor. En azından belirli hedeflere ulaşması, büyümesi, gelişmesi neredeyse imkansız. Çalışanlar markanın yaşayan yüzleridir. Müşteri; Yiğit Bey'le, Şeyda Hanım'la muhattap olurken aslında temsil ettiği marka ile muhattapdır.

Aidiyet bir çalışan için çok önemlidir. Markası ile kendini bütünleştirmiş, işletmesinin kültürünü benimsemiş bir çalışan, ailesinin, sevdiklerinin yanında olduğu gibi yanındadır markasının. Yalnızca çalışırken değil, dış dünyasında, sosyal çevresinde de markasına sorumlu davranır, onun gelişimi için çalışır. En önemlisi bunu isteyerek yapar, içten yapar. Günümüzde artık kulaktan kulağa (ağızdan ağıza) pazarlamanın önenimi hemen hemen tüm markalar kavramış, önemini idrak etmişlerdir. Kulaktan kulağa pazarlamanın önemli kullanıcılarının başında da kendi çalışanları gelir. O yüzden mutlu çalışan, mutlu müşteri, yeni müşteri, sadık müşteri demektir.

Mutlu çalışanlarla neler başarılacağına en iyi örneklerden birine "Hayallerin Bittiği Yerde Hayat da Biter" adlı yazımda da yer vermiştim. Bu yazıyı okuyan sizlerin de bir çoğu zaman zaman müşteri, zaman zaman da çalışansınız. Kendinizden düşünerek başlayın. Her ikisinde de mutlu ortamlarda, mutlu kişilerle beraber olduğunuz da çok daha verimli olduğunuza eminim.

Günümüzde sınırsız rekabet ortamı markaları/şirketleri agresif yapılara sokabiliyor. Çalışanlarında inanılmaz baskılar yaratabiliyor. Ne için? Müşteri için... Aslında rekabete öylesine yoğunlaşıyorlar ki, müşteri memnuniyeti hedefi; daha çok kazanç, rakiplerden önde olma hırsı karşısında değerini ve önemini yitiriyor. Gerçekten daha çok kazanca, daha yüksek pazar payına ulaştıracak olan müşteri memnuniyetidir. İhtiyacı karşılanmış mutlu müşteriler sadık müşterikere dönüşecektir kuşkusuz. Her bir sadık müşteri ise yanında yenilerini getirir. Ama unutulan şu ki; mutlu müşteri, mutlu çalışanlarla sağlanır... İstediğiniz teknolojik alt yapıyı sağlayın, istediğiniz fiyat avantajlarını yaratın hatta istediğiniz farkı, faydayı yaratın; onu mutsuz çalışanlar sunuyorsa - mutsuz çalışanlar iletişimde rol alıyorsa başarının gelmesi çok uzaklarda...

Özellikle ülkemizde genellikle çalışanlar bir maliyet unsuru olarak görüldüğünden, çalışandan sağlanacak ilk faydanın düşük ücret ile sağlanacağı düşünülür.. Oysa P. Kotler bu duruma en güzel cevabı A'dan Z'ye Pazarlama kitabında şöyle vermiş:

" ...Çalışanlarına az maaş veren bir şirket, karşılığını da az alacaktır. Çalışanlarınıza yer fıstığı verir gibi ufak tefek maaşlar verirseniz, karşınızda maymunlar bulursunuz. Giden çalışanın yerini doldurmak size çok paraya mal olacaktır. Yetenekli ve motivasyonu yüksek çalışanlar bulmak ve onları elden kaçırmamak iş başarısının anahtarıdır. Akıllı şirketler bol maaş verir. En iyi kişileri kendilerine çekerler; bu kişiler, ortalama kişilerden, aldıkları yüksek maaşı katlayacak oranda daha iyi performans gösterir..."

Elbette Kotler mutlu çalışanları bol para ile sınırlamıyor. Çalışanların kendilerini değerli hissetmesi, değerli bir kurum için, değerli bir iş yaptığına da inanmalıdır diyor ve Garu Hamel'den aktarıyor: "Bir hedef yaratın, bir iş değil." Çalışanın önündeki bir hedefe yürüyerek çalışması mutluluğu için gerçekten çok önemli. Elbette bu hedefin gerçekçi, ulaşılabilir olması ve hak ettiğinde o hedefi elde edeceğinden emin olması gerekir.

Son olarak sadık müşterisi olduğunuz markaları/işletmeleri düşünerek bitirelim... Neden sürekli oradasınız?? Çoğunda aklınıza (özellikle hizmet sektöründe) o marka ile iletişiminizi sağlayan çalışanların geleceğinden eminim. Mesela biz iş yerinde öğle aralarında Sultan Sofrası'na gitmeyiz, (çalışan) Mevlüt'e gideriz... Sizler de X Bankasına gitmezsiniz örneğin, (çalışan) Cihan'a gidersiniz, (çalışan) Esra'ya gidersiniz... Buzdolabını nerden aldın diye sorduklarında Arçelik'ten aldık yerine "Mehmet Abi'den aldık" cevabını verebilirsiniz...

Unutmamak lazım: "Mutlu çalışan her zaman daha iyi geri dönüşler sağlar.."




28 Aralık 2010 Salı

"Çok İyi"ler..

Uzunca zamandır yazamıyorum.. Çok nadir daha doğrusu.. Zaman zaman gün içerisinde birçok şey yazma güdüsü hissetsem de, o an yazıya yönelemeyişim ve akşam o güdülendiğim andaki kuvvetli düşüncelerimin kuvvetini yitirmiş olması bu durumun sebebi.. Ama okumaktan elimden geldiğince uzak olmamaya çalışıyorum. E madem ben yazamıyorum, güzel yazanların "çok güzel"lerinden birkaç tavsiyede bulunayım da marketman ruhunu yaşatsın en azından..

  • Fatmanur Erdoğan'dan yine harika bir yazı.. "YANLIŞLAR İTİBARI ETKİLER Mİ?" İtibar'ın zihninizdeki anlamını biraz daha doldurun ve bir bakın bakalım itibar vezir mi eder, rezil mi???
  • Benim için çok farklı; her yaptığı, her yazdığı.. Yiğit Kulabaş çok ayrı: "W FOR WIKI" Wikileaks serüvenine mutlaka bir de Kulabaş zihninden bakın.
  • Son olarak özellikle bayanlar için gelsin. Hele aralarında UGG botları olan varsa mutlaka okusun. "UGG, KİŞİLİĞİN SONU MU?" Ufuk İşman'dan tespitler, gerçekler...

Keyifli Okumalar...

10 Aralık 2010 Cuma

12-18 Aralık ........ Haftası

Çocukluğumda özlemle beklediğimiz haftaydı o. Çok net hatırlıyorum. Bu sene acaba ben ne getireceğim sınıfa diye merak eder, inşallah ben fındık getiririm derdim. Yanlış hatırlamıyorsam 2002 yılından bugüne kutlamadığımız Yeli Malı Haftasından bahsediyorum. Daha doğrusu tam adı ile “Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası”.

Artık neden eskisi gibi kutlanmadığının sosyolojik, toplumsal veya siyasi açılardan değerlendirmesini bir kenara bırakıyorum. Bu pencerelerden dipsiz kuyu zaten ama pazarlamasal olarak neden kullanılmadığı konusu uzun zamanlardır beynimi meşgul ediyor.

Özellikle günümüzde gelinen global piyasa ortamında; etrafımızın uluslar arası markalarla sarıldığı bir pazarda, yerli markalarımız bu haftayı neden fırsata çevirmez veya çeviremez anlamakta güçlük çekiyorum. Belki cevap bu durumu yadırgadığım üstteki cümlemde gizlidir kendilerince: “piyasaların globalleşmesi” ile. Ancak bu savın çok sığ bir bakış açısı taşıdığına inanıyorum.

Bugün 20-25 yaş üstü bireylerde, giriş cümlemdeki heyecanını yaşayan ve hatırlayan bir çok tüketici olduğunu düşünüyorum. Ama bu tüketicilerin birçoğu bugün yerli malı haftasının hangi hafta kutlandığını dahi hatırlamıyordur. Belki en fazla Aralık ayı içerisinde olduğunu hatırlatırlar. Oysa yerli markalarımız, bu geçmişteki yaşadığımız coşku ve mutluluğu bizlere hatırlatabilse ve bu hafta ile bağlantılı fayda sunabilse, karşılıklı getirisi oldukça yüksek bir pazarlama haftasına da dönüşebilir yerli malı haftası. Ne tarz uygulamalar olabilir üstünde düşünüldükçe çok çeşitli uygulamalar bulabilmek mümkün kuşkusuz. Bunu ziyadesiyle başarabilecek pazarlamacılarımız, pazarlama yöneticilerimiz de oldukça fazla ayrıca. Ama buna rağmen ne çevremde yaptığım izlenimlerde ne de internetten yaptığım taramalarda bu haftayı faydaya dönüştüren bir marka ile karşılaşamıyorum maalesef.

Ümitliyim.. Küçüklüğümün en keyifli haftalarından olan yerli malı haftası, önümüzdeki yıllarda yerli markalarımız (hatta yabancı markalarımızca da çok güzel bir şekilde kullanılabilir) için bir nimet haftası olacak; bizler ise geçmişteki yaşadığımız o coşkuyu tekrar hatırlayacak; çocuklarımızın da aynı coşkuları yaşadığına şahitlik edeceğiz. Belki ellerimizde fındık, portakal, mandalina ile okulda buluşup hep beraber yemeyeceğiz ama yaşasın yerli malı diyeceğiz. Tutumlu olmayı yeni nesillerimize bir kez daha hem de toplumca anlatabileceğiz. İndirim kampanyalarına, sosyal sorumluluk kampanyalarına, reklam kampanyalarına ve birçok mecraya konu olacak “yerli malı haftası”.

Yerli malı yurdun malı herkes onu kullanmalı. 12-18 Aralık “Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası” hepimize kutlu olsun.

Not: Bu yazımı yazıp tamamladığımda, henüz bloğumda yayınlamadan Sabri Özel’den mesaj aldım: (Sabri Özel 41. Yılını “Yerli Malı Haftası”na özel %41+4 taksit kampanyası ile kutluyor. 10-19 tarihlerinde geçerli bu fırsatı kaçırmayın.) Teşekkürler Sabri Özel…

18 Temmuz 2010 Pazar

Çikolata ASPAVA***

Yakın bir arkadaşınız geleceğin sizin adınıza çok güzel olacağını söyler,
Sabah işe geldiğinizde bugün çok enerji dolu olduğunuzu söylemiştir iş arkadaşınız,
Yöneticiniz, yaptığınız işten dolayı tebrik eder sizi,Akşam iş çıkışı kız arkadaşınızla buluştuğunuz da ise beklenmedik kavga bir anda başlayabilmiştir.

Gün içerisinde aşk, iş hayatımız - sağlık durumumuz ruh halimizi çok farklı yönlere sürükleyebilir. Bazen olan birşey, bazense temenniler ruh halimizi (dilimize de girmeye başlayan ingilizce haliyle "mood"umuzu yani modumuzu) değiştirmede etkili olur.
Yediğimiz yemek bile ruh halimizi değitirebilir. Özellikle bir çikolata. Hele ki neşe, eğlence dönemi olan yaz aylarında...

Pazarlama stratejileri ve yaratıcı (dolayısıyla farklı) yeni ürünleriyle her zaman beğenimi kazanan Şölen, bu sefer de Biscolata MOOD'u sundu bizlere.

Atıştırmalık küçük çikolata dolgu bisküviler, o anki mood'unuzuda değiştirmeye aday. "Aşk, Sağlık, Şans, Para, İş, Dostluk, Başarı, Neşe ve Mutluluk" hangisi o gün daha çok yanınızda tadarak öğrenin artık.!!!


Şölen'in nazik ikramını ofis arkadaşlarımla paylaşırken oldukça eğlenceli anlar yaşadık açıkcası. Ama kuşkusuz bu eğlence de adaptasyon gerçeği ile etkisini gün geçtikce azaltacak. Ürünü canlı tutacak olan ise lezzeti. Bir attığında ikincisini isteden, kutu bittiğinde ikinci kutuyu aratan lezzeti ise Biscolata MOOD'un gerçek gücü. Hiç eleştiren olmadı mı? Oldu tabi. İkram ettiklerimden "tadı damağımda kaldı birtane verceksen hiç vermeseydin keşke" diyenler de oldu. E onlarda ya biscolata alacak, ya da biscolata MOOD'u tek başına yiyecekler.


Tüketicilerin hazsal ihtiyaçlarını göz önünde bulunduran, buna toplumumuzun ağırlıklı kesminin keyif aldığı "falcılığı" ekleyerek (yine) ilk olan ve esas işi çikolata zevkini layikiyle sunan Şölen'e nazik ikramı için bir kez daha teşekkür ediyor, bu deneyimi yaşamanızı şiddetle tavsiye ediyorum...

***Biscolata MOOD = Çikolata ASPAVA

1 Temmuz 2010 Perşembe

En Markalarım (Haziran 2010)

Yine "En Markalar" zamanı... İşte Haziran ayı en markalar;

En Faydalı MARKAM: D'S Damat

En Mutlu MARKAM: Atasay

En Sadık MARKAM: Ajansspor.com

En Yeni MARKAM: Birlik Köşk Emlak

En Hayal Kırıklığı MARKAM: TTnet


Bir Daha Tövbe MARKA: Ne şanslıyım ki bu ay da bulamadım.

Sıra sizlerin deneyimlerinde... Yorumlarla bekliyorum


*** Kategori anlamları için TIKLAYIN...

31 Mayıs 2010 Pazartesi

En Markalarım (Mayıs 2010)

İşte geçtiğimiz ayki(Mayıs ayı) "En MARKA"larım;


En faydalı MARKAM: Samsung

En mutlu MARKAM: D'S damat

En sadık MARKAM: D'S damat

En yeni MARKAM: Biev

En hayal kırıklığı MARKAM: Darty


Bir daha tövbe MARKA(M): Yok (Bu ay çok kötü bir deneyim yaşamadım sanırım)


Sıra sizlerin deneyimlerinde... Yorumlarla bekliyorum


*** Kategori anlamları için TIKLAYIN...

23 Mayıs 2010 Pazar

Tek kelimeyle: MUHTEŞEM

Bir marka;
Bir reklam,
Bir Konumlandırma...

İşlenen Konu;
Anlatım,
Öz,
Çağı ve anı yakalamak...

Nike ve Write the Future: Gelmiş, geçmiş ve hatta gelecek en iyi reklamlar içerisine izlediğim ilk anda girmiş olan reklam... Söylenecek çok şey var ama izlemek hepsini özetliyor. Keyifli seyirler...


1 Mayıs 2010 Cumartesi

En MARKALARIM (Nisan 2010)

İşte geçtiğimiz ayki (Nisan yı) "En MARKA"larım:


En faydalı MARKAM: Markafoni

En mutlu MARKAM: GAP

En sadık MARKAM: NTV Spor

En yeni MARKAM: Didi Mobilya

En hayal kırıklığı MARKAM: Pronet Güvenlik

Bir daha tövbe MARKA(M): Kütahya Astur


Sizlerinkini de bekliyorum...


Kategori anlamları için TIKLAYIN...