Bu Blogda Ara

3 Nisan 2011 Pazar

Nöbetleşe Tüketim


Gereksinim ve isteklerin karşılanması için tüketir; bu gereksinim ve istekleri karşılayacak mal ve hizmetleri ise üretiriz. Adem ve Havva, hazır üretilmiş malların olduğu bir Dünya’ya geldiklerinde üretmeden tüketmeye başladılar. Kuşkusuz koskoca Dünya’da yalnızlardı ve her şey onlarındı ancak belki onlar bile tüketmek için üretmek durumunda kaldılar…

Çok uzaklardan başladık belki ama Dünya’nın var oluşundan bugüne aralarındaki denge belirli zamanlarda belirli değişkenlikler gösterse de Dünya ve Ay’dır; Tüketim ve Üretim. Hazır olanı tüketmeye başlayan insanoğlu, kendi üretip tüketmeye devam etmiş; iletişim, nüfus, teknoloji , kültür, ekonomi, vs. ve pazarlama! geliştikçe gereksinimleri için tüketen tüketiciler, istekleri, hazları için de gün be gün daha çok tüketmeye başlamıştır. Daha çok tüketim, üretimi de artırmayı gerektirir kuşkusuz ama bilinen ve hep tekrarlanan gerçek; insan ihtiyaçları sınırsızdır ancak kaynaklar kıttır! Peki özellikle günümüz Dünya’sında bu dengenin hangi tarafında olanlar kazanır? Tüketenler mi? Üretenler mi?

Ekonomik sınırların ortadan kalktığı Dünya’da üretenin tüketiciyi, talep edenin de talep ettiğine daha rahat ulaştığı aşikar. Dünya’yı tek bir bütün olarak düşündüğünüzde kaba hatlarıyla üretim-tüketim dengesinin sağlanmış olacağını söylemek pek yanlış olmasa gerek. İşte bu noktada ekonomik olarak ortada olmayan sınırları siyasi bölge olarak yerine koyduğumuzda üreten > tüketen’i sağlamış ülkeler kazananlar; tüketen > üreten ülkeler ise kaybedenler tarafında kalacaktır. Ülke ekonomilerine baktığınızda bunu görmek zor değil.

Aslında bu kadar laf kalabalığı yapmamın tek nedeni; Nöbetçi AVM uygulaması. Daha ne kadar tüketen bir toplum haline gelebiliriz inanın kestiremiyorum. Gece 01:00’da, 02:00’da bizleri AVM’ye götürecek ne denli ihtiyaçlarımız olabilir? Veya sadece AVM’lerde vakit harcayacak kadar asosyal bir toplum muyuz gerçekten?

Geçenlerde TESK Genel Başkanı Bendevi Palandöken; “Sadece geçen sene tüketici kredileri 41 Milyar Lira arttı. Halkımız henüz kazanmadığı 41 Milyar Lirayı peşinen harcadı.dedi ve bu ivmenin devam etmesi halinde ödeme zorluğu çekecek ailelerin dara düşeceğini ve sosyal sıkıntıların artacağını ekledi. Haksız mı?

Ama en büyük alkışı, nöbetçi AVM uygulamasını eleştirenlere verdiği "mükemmel" savunma cevabı ile Jones Lang LaSalle Türkiye Başkanı Avi Alkaş'a gönderiyorum: "Nöbetçi eczane oluyor da, niye nöbetçi AVM olmasın..." Yorumsuz, gerçekten yorumsuz...

25 Mart 2011 Cuma

Özgürlük Keyiflidir....

Bu yazı yalnızca günler sonra, hiç bir engel olmadan; farklı yollar denemeden marketman'e erişebilmenin sevinci; özgürlüğün keyfidir...

2 Mart 2011 Çarşamba

DOĞRULAR ve Yanlışları...

Tesadüf bu ki tam bir sene önce bu zamanlar paylaşmışım "İçenbilir Hacının Şalgamı"nı... Kendi içinde bir yaratıcılıkla yapılan bu reklamı, bu günlerde dönen Doğrular Ev Ürünlerinin reklamını izlerken hatırladım. O gün yerel bir çalışmayı yalnızca keyif veren açısı ile ele almıştım. Şimdi işi biraz derinleştirelim. Bu sefer durum ciddi çünkü; ulusal boyutta dönen bir reklam kampanyası var. Yani önemli maliyetlere katlanılarak, nispeten küçük ama büyüme iştahlı bir markanın çabası var. O zaman önce bahsettiğimiz reklamı izleyelim...




Aslında bazı markalar bunu yapabilir; yani kendisinden bahsedilmesi, biraz gündem oluşturmak için reklamlarda amiyane tabirle "geyik"leşebilir. Ama geniş kitlelere yeni yeni ulaşan bir marka iseniz kaynaklarınızı daha etkin kullanmanız daha akılcı olacaktır. (Ayrıca kaynak sıkıntısı olmayan büyük markalar geyikleşebilse de bu boyutta olmaz tabi, yanlış anlaşılmayalım. "geyik" kısmı yine kaliteli olur. Bakınız: son zamanlardaki Vodafone Uçan Selim reklamı veya geçmişteki Vodefone Geyik Muhabbeti kampanyası... Bu başlıca apayrı bir konu.)

Doğrular Ev Ürünleri özelinde devam edelim... Öncelikle markanın sahip olduğu ürünler, özellikli ürünler değil. Yani tüketicilerinin çoğunun "marka" özelliğine pek önem vermediği ürün grubu: ütü masası, çamaşır kurutmalığı, profil merdiven vs... Bu ürünlerde tüketiciye sizin markanızın daha farklı olduğunu ve sizin markanızın seçilmesinin "şu şu.. " artıları olacağını kabullendirmek oldukca güç. Bu ve benzeri ürün gruplarından ürün bazlı reklam yapılacaksa, ürünün gerçekten alternatiflerinden neden farklı olduğunun açıkca ortaya konması gerekir. Tüketici bu markalı ürünü gördüğünde onun o farklı özelliklerini hatırlamalı; güldüğü reklamı değil. Mesela buna en iyi örnek İhsan Varol'un oynadığı Erpen reklamı:


biz diğerlerinden çook farklıyız erpen | izlesene.com




Elbette geniş kitlelere ulaşmada yeni olan, büyüme iştahlı bu tarz markaların bir başka reklam seçenekleri de "kurumsal reklamlar" olabilir. Markanızı tanıtırsınız, ürünler geri plandadır. Aslında Doğrular için bu daha doğru bir tercih olabilirdi. Çünkü doğruların esas faaliyet alanının, bugüne kadar ki büyümeyi getirenin fason üretimler olduğunu düşünüyorum. (Eğer öyle değilse bile bu alan bence bu ürün grubu için en iyisi) O nedenle son tüketiciye değil de sektörün büyüklerine (ulusal ve uluslararası) yönelik reklam yapmak daha iyi getiriler sağlayabilir. Ama markanın bu alanda son tüketici için farklı ve aranan bir marka olma isteği, çabası da takdir edilebilir...

Bu yazıyı yazmak aklıma gelince, sanal alemde de biraz araştırdım Doğrular'ı. Aslında günümüz pazarlama trendlerini takip etme çabasında bir görüntüleri var. Örneğin facebook'da kurumsal sayfaları var. 82 tane de takipçileri (umarım hepsi kendi çalışanları değildir). Youtube'da da varlar. Orada da 1 tane üyeleri mevcut!!!.

Her neyse; reklam filminden çok fazla uzaklaşmayalım; ana temamız orası. Özetle reklam filmini beğenmemekle birlikte, marka için faydasız buluyorum... Belki takip ediyorlardır gerçi ama, var olma çabalarında oldukları sanal alemde özellikle ekşi sözlük ve twitter'dan reklam tepkilerini okumalarını tavsiye ediyorum.

Reklamın iyisi kötüsü olmaz diye birşey yok.. Kötüsü olur, hem de çok kötüsü olur. Hele bir de ciddi paralar verilip yapılırsa çok ama çook kötü olur.


Not: Bu arada Doğrular resmi sitesinde "Bizden Haberler" kısmında site yöneticisi düğünlerdeki "seeee, see, ses 1-2" şeklindeki deneme tadında bir deneme yapmış ama orada da unutmuş sanırım. Çok önemli değil kuşkusuz ama gözüme takılmışken hem paylaşayım, biraz eğlenelim dedim hem de belki farkındalık yaratır, düzeltilmesine aracı olurum diye düşündüm.. Görmek için yandaki resime tıklayabilirsiniz.

15 Şubat 2011 Salı

Üç Yaşındaki Çocuk Altı Yaşındaki Çocuğun Yarısı Değildir...

Doktor ol, avukat ol, mühendis ol... Boğaziçi'ni kazan, ODTÜ'yü ilk tercih yap... Son yılların vazgeçilmez ebeveyn söylemleri. Yetenek sorgulaması yapmadan, ilgi alanını tespit etmeden ve hatta saygı duymadan sadece rasyonel düşünerek (aslında kendi hazsal ihtiyaçların da yeri var) yapılan bu sorgulamalar kuşkusuz ülkemizin de en büyük sorunlarından aslında. Dolayısıyla eğitim sistemimizin sorgulanması gerektiği nokta. Aslında değil üniversitede okunacak bölüme şartlandırma (iyi bir bölümde, iyi bir üniversitede okumaya zorlama); üniversite okuyup okumama tercihini bile bırakmalı mı çocuğa?



Bu arada Fatmanur Erdoğan'ın yorumunu da atlamayın...

9 Şubat 2011 Çarşamba

Türk Markalarından Başarı Manzaraları...

Candy Industry tarafından 10 yıldır uygulanan dünyanın en büyük çikolata ve şekerleme şirketleri listesi Küresel Top 100’de kendisine geçen sene 11. sırada yer bulan Ülker bu sene 9. basamakta yer bularak ilk 10’a girme başarısı gösterdi. Kuşkusuz Türkiye markacılığı açısından sevindirici bir haber.

Ben de yıllardır bir Türk markasının Interbrand veya Millward Brown en değerli Top 100 markaları listesinde yer alması hayalini kuruyorum. Önceden de bu hayalim ve bunu başarabilecek markalarımız hakkında bazı ön görülerimi paylaşmıştım. Interbrand geçtiğimiz günlerde 2010 yılının en iyi 100’ünü açıkladı. Maalesef yine bir Türk markası yok. Ancak bu sefer daha inançlıyım. 2011 veya 2012 listesinde mevcut ivmesini devam ettirir ise Türk Hava Yolları’nın (Turkish Airlines) bu listeye girmeye aday birinci sıradaki Türk markası olduğunu düşünüyorum. Gerek gelişen hacmi, büyüyen filosu, hizmet verdiği nokta sayısındaki artış ve gerekse de reklam-pazarlama yatırımları bu öngörümün temel dayanakları. Söz THY’den açılmışken, havacılık sektörünün önemli uluslararası yayınlarından olan Air Transport World (ATW) tarafından THY’ye 2010 "Pazar Liderliği" ödülü verdiğini hatırlatalım. Son derece değerli (özellikle havacılık sektörü için)bu ödül nedeni ile ülkemize ve ülke markacılığına olan katkılarından dolayı THY’ye teşekkürler.

Hazır böyle bir yazı yazmışken ulusal marka değerlendirme şirketlerinden birinde (Interband, Millward Brown veya diğer) Top 100’de yer bulması olası ilk Türk markası sizce hangisi olduğunu ölçmeye yönelik sağ sütunda bir ankete yer verdim. Değerlendirmeleriniz için şimdiden teşekkürler.

5 Şubat 2011 Cumartesi

Karadeniz Esintisi, Fırtınanın Mı Habercisi...

Marketman’da ilk yazmaya başladığım dönemde de benim için ayrı bir önemi olduğunu belirterek iki sevdamı birleştirip “Trabzonspor Futbol Kulübü Değil, Trabzonspor Markası” başlıklı ve Trabzonspor + Pazarlama konulu bir yazı yazmıştım. Yeni bir değerlendirmenin zamanı geldi diye düşünüyorum. Ve bu sefer Pazarlamanın biraz daha dışına çıkarak ama tam olarak kopmadan. Keza bu sene Trabzonlular hatta Karadenizliler için ayrı heyecanlı, ayrı önemli.

Bu sene önemli çünkü Trabzonspor 27 yıllık hasretini dindirmeye çok yakın. Her ne kadar son iki haftadır algılara aksini yerleştirme çabaları olsa da, korku psikolojisi yaratılmaya çalışılsa da gerçek bu. 2010-2011 sezonunun ilk yarısını 42 puan gibi lig tarihinin en başarılı derecelerinden biri ile bitiren Trabzonspor şampiyonluk başarısına çok yaklaştığı bu noktaya kolay ulaşmadı. Üç sene önce hatırı sayılır derecede transfer yapılırken, “geleceğin takımını kuruyoruz” söylevleri, bundan önceki başarısız olunan dönemlerdeki uygulamalarının aksine günü kurtarmaya yönelik vaat olmaktan çıkıp gerçekten geleceğe yapılan uzun vadeli yatırım olarak devam ettirildi. Sonraki sezonlarda birkaç transfer takviyesi ile devam etti takım. Bu süreçteki en büyük sekte ise Ersun Yanal’ın görevden alınışı ve Hugo Bross gibi Trabzon ve Trabzonspor kültürüne uymayacak biriyle yola devam etme kararıydı. Onun dışında izlenen transfer politikası, yönetimdeki istikrar hepsi yolundaydı. Aslında Hugo Bross yerine Şenol Güneş düşüncesi yönetimin en büyük ideali idi. Devam eden planı en iyi tamamlayacak doğru karar alınmıştı aslında ama o dönem Şenol Güneş’in kendi hedefleri ve sağlam kişiliğinin gereklilikleri neticesinde bu karar ertelenmişti. 2009-2010 sezonun ilk yarı sonlarına doğru bu karar uygulanabildi ve bugünkü gelinen noktanın en önemli adımı tamamlanmış oldu. Kaldı ki bu adımın lig sonunda da şampiyonluk turu atan takımın Trabzonspor olması ile ne kadar doğru olduğunun çok sesli olarak dile getirileceğinden eminim.

Şu an uzun vadeli plan yolunda gidiyor olmakla birlikte elbette aralarda aksaklıklar çıkıyor. İlk başlarında da biz taraftarlar geliyoruz. Saman alevi gibiyiz. Kısa vadede bir parlıyor, bir carlıyoruz. Bir hafta deplasmanda 60.000 taraftar ile seyirci rekoru kırıyoruz, bir hafta tribünü dolduramıyor ve alınan bir beraberlik nedeni ile oyuncumuzu yuhalaya biliyoruz. Elbette bu aslında Karadeniz insanın yapısından ileri gelen bir sonuç. Ama başarı isteniyorsa, özeleştiri yapıp bazı özelliklerimize huylarımıza gem vurmamız gerekiyor. En azından belli bir süre. Karadeniz insanının yapısını bilen, Trabzonspor başarısı karşısındaki topluluklar zaten bu özellikten ziyadesi ile istifade etme yarışında. Gerek rakipler, gerekse rakiplerin başarılarından nemalanacak olan 3. Kişiler ısrarla taraftarda ve en büyük eksikliği tecrübe olan takım oyuncularında korku ve panik psikolojisi yaratmanın peşinde. Bu noktada Trabzonspor’un en büyük avantajı gerek tecrübesi gerekse kişiliği ile yine Şenol Güneş’tir. Taraftarın yapması gereken ise çok basit: Şenol Güneş’in her beyanını idrak ederek, sindirerek ve en önemlisi anlayarak dinlemek ve ona göre hareket etmek.

Aslında pazarlama boyutunda da bu son üç sezonluk süreçte çok başarılı adımlarımız var. Ki bunun sahadaki başarıda da oldukça önemli katkısı bulunduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki 61. Dakika şovları. Karakter ile birebir uyuşan ve son derece kanıksanan bir uygulama. Artık dakika şovu Trabzonspor’a hastır. Bundan sonra yapılacak olan taklide girer. Belki ilk yapan Trabzonspor taraftarı değildir ama en doğru yapan ve benimseten o dur. Dolayısıyla sahibi de o dur. Bir diğeri Brezilya basınına bile konu olan maç sonrası kolbastı gösterisi. Yöresel özelliklerle tüm ulusa yayılış. Sırf bu şovu izleyebilmek için Trabzonspor’un kazanmasını isteyen başka takım taraftarı arkadaşlarım var. Bir de şu maskot işini çözebilsek çok güzel olacak. Bu konuda halen Laz İdris’i çok yakıştırıyorum. Eğlence boyutlu bu uygulamalar yanı sıra HES projesi , Trabzoncell, yeni stat projesi, Basketbol Şubesi, TS Club ve artan şube sayısı ve benzeri çalışmalar diğer başarılı adımlardır. Belki bunların içerisinde önemli bir getirisi olan projelerde bulunmaya bilir ancak rekabet ettiğiniz markalar ile yarıştığınız platformda aynı/benzer ürünlerle yer almanız bir şarttır. Ben de bu ülkenin en büyükleri içerisindeyim diyecekseniz sadece sportif başarı ile yarışmanız yeterli olmayacaktır.

En önemli hususlardan biri de Trabzon’un sürükleyici, devrimci yapısıdır. Bunu da burada uzun uzun anlatmaya gerek yok. Yılmaz Özdil’in 01.12.2010 tarihli “Trabzon Travmadır” başlıklı yazısını okumak yeterli. Yılmaz Özdil’in bahsettiği gibi bu unsur da tamam iken, Trabzonspor’un sezon sonunda başarıyı yakalaması kaçınılmazdır. Yılmaz Özdil’e şöyle bir ekleme yapayım sadece: kendisi Trabzon’un peşinde sürüklediği Anadolu takımlarından bahsetmişti yazısında. Bu sene bu sürükleyiş yalnızca Süper Lig ile de sınırlı değil ayrıca. Girişteki “Karadenizliler için önemli” ifademin de esas temeli buydu. Bank Asya 1. Lig’inin şu an itibariyle (18. Hafta) ilk üç sırasına bakalım: 1. Ordu Spor, 2. Samsun Spor, 3. Çaykur Rize Spor… Kim ne derse desin, Mayıs 2011 sonunda tekrar görüşelim. Bu sene Karadeniz senesi… Ayrıca Yılmaz Özdil’in de dediği gibi bu başarı bu seneyle de kalmaz, bu ivmeyle en az birkaç sezon daha devam eder. Hele ki 18 takımın 5’inin Trabzon, Ordu, Ç.Rize, Samsun (veya Bolu) ve Karabük Spor’dan oluştuğu bir 2011-2012 sezonu düşünün.

Türk Futbolu uzunca bir süre Karedeniz etkisinde sürüklenmeye hazır olsun…

26 Ocak 2011 Çarşamba

Mutlu Çalışan Mı? Mutlu Müşteri mi?


Müşteriler velinimetimizdir... Başarı müşteri odaklı stratejilerle gelir... Müşteri kraldır... Müşteri her zaman haklıdır...
Bunların hepsi doğru olabilir. Ancak bir markanın/işletmenin öncelikle bilmesi gereken "ilk müşteri"nin kim olduğudur. İlk müşteri "ÇALIŞANLAR"dır.

Büyük bir seyahat acentesi sahibi olan Hal Rosenbluth'un kitabı yayınlandığında pazarlama dünyası şaşkındı. Kitabın adı "Müşteri İkinci Sırada Gelir - The Customer Comes Second" idi.* Birinci sıraya konulan ise "Çalışanlar"dı. The Body Shop kurucusu Anitia Roddick'de aynı düşüncede: "Bizim çalışanlarımız benim ilk müşterilerimdir."
(*KOTLER Philip, A'dan Z'ye Pazarlama - MediaCat 4. Baskı 2005 - s.15)

Özellikle günümüz rekabet ortamında mutsuz çalışanlarla hayatını idame ettirmeye çalışan bir şirketin/markanın uzun soluklu var olması çok zor. En azından belirli hedeflere ulaşması, büyümesi, gelişmesi neredeyse imkansız. Çalışanlar markanın yaşayan yüzleridir. Müşteri; Yiğit Bey'le, Şeyda Hanım'la muhattap olurken aslında temsil ettiği marka ile muhattapdır.

Aidiyet bir çalışan için çok önemlidir. Markası ile kendini bütünleştirmiş, işletmesinin kültürünü benimsemiş bir çalışan, ailesinin, sevdiklerinin yanında olduğu gibi yanındadır markasının. Yalnızca çalışırken değil, dış dünyasında, sosyal çevresinde de markasına sorumlu davranır, onun gelişimi için çalışır. En önemlisi bunu isteyerek yapar, içten yapar. Günümüzde artık kulaktan kulağa (ağızdan ağıza) pazarlamanın önenimi hemen hemen tüm markalar kavramış, önemini idrak etmişlerdir. Kulaktan kulağa pazarlamanın önemli kullanıcılarının başında da kendi çalışanları gelir. O yüzden mutlu çalışan, mutlu müşteri, yeni müşteri, sadık müşteri demektir.

Mutlu çalışanlarla neler başarılacağına en iyi örneklerden birine "Hayallerin Bittiği Yerde Hayat da Biter" adlı yazımda da yer vermiştim. Bu yazıyı okuyan sizlerin de bir çoğu zaman zaman müşteri, zaman zaman da çalışansınız. Kendinizden düşünerek başlayın. Her ikisinde de mutlu ortamlarda, mutlu kişilerle beraber olduğunuz da çok daha verimli olduğunuza eminim.

Günümüzde sınırsız rekabet ortamı markaları/şirketleri agresif yapılara sokabiliyor. Çalışanlarında inanılmaz baskılar yaratabiliyor. Ne için? Müşteri için... Aslında rekabete öylesine yoğunlaşıyorlar ki, müşteri memnuniyeti hedefi; daha çok kazanç, rakiplerden önde olma hırsı karşısında değerini ve önemini yitiriyor. Gerçekten daha çok kazanca, daha yüksek pazar payına ulaştıracak olan müşteri memnuniyetidir. İhtiyacı karşılanmış mutlu müşteriler sadık müşterikere dönüşecektir kuşkusuz. Her bir sadık müşteri ise yanında yenilerini getirir. Ama unutulan şu ki; mutlu müşteri, mutlu çalışanlarla sağlanır... İstediğiniz teknolojik alt yapıyı sağlayın, istediğiniz fiyat avantajlarını yaratın hatta istediğiniz farkı, faydayı yaratın; onu mutsuz çalışanlar sunuyorsa - mutsuz çalışanlar iletişimde rol alıyorsa başarının gelmesi çok uzaklarda...

Özellikle ülkemizde genellikle çalışanlar bir maliyet unsuru olarak görüldüğünden, çalışandan sağlanacak ilk faydanın düşük ücret ile sağlanacağı düşünülür.. Oysa P. Kotler bu duruma en güzel cevabı A'dan Z'ye Pazarlama kitabında şöyle vermiş:

" ...Çalışanlarına az maaş veren bir şirket, karşılığını da az alacaktır. Çalışanlarınıza yer fıstığı verir gibi ufak tefek maaşlar verirseniz, karşınızda maymunlar bulursunuz. Giden çalışanın yerini doldurmak size çok paraya mal olacaktır. Yetenekli ve motivasyonu yüksek çalışanlar bulmak ve onları elden kaçırmamak iş başarısının anahtarıdır. Akıllı şirketler bol maaş verir. En iyi kişileri kendilerine çekerler; bu kişiler, ortalama kişilerden, aldıkları yüksek maaşı katlayacak oranda daha iyi performans gösterir..."

Elbette Kotler mutlu çalışanları bol para ile sınırlamıyor. Çalışanların kendilerini değerli hissetmesi, değerli bir kurum için, değerli bir iş yaptığına da inanmalıdır diyor ve Garu Hamel'den aktarıyor: "Bir hedef yaratın, bir iş değil." Çalışanın önündeki bir hedefe yürüyerek çalışması mutluluğu için gerçekten çok önemli. Elbette bu hedefin gerçekçi, ulaşılabilir olması ve hak ettiğinde o hedefi elde edeceğinden emin olması gerekir.

Son olarak sadık müşterisi olduğunuz markaları/işletmeleri düşünerek bitirelim... Neden sürekli oradasınız?? Çoğunda aklınıza (özellikle hizmet sektöründe) o marka ile iletişiminizi sağlayan çalışanların geleceğinden eminim. Mesela biz iş yerinde öğle aralarında Sultan Sofrası'na gitmeyiz, (çalışan) Mevlüt'e gideriz... Sizler de X Bankasına gitmezsiniz örneğin, (çalışan) Cihan'a gidersiniz, (çalışan) Esra'ya gidersiniz... Buzdolabını nerden aldın diye sorduklarında Arçelik'ten aldık yerine "Mehmet Abi'den aldık" cevabını verebilirsiniz...

Unutmamak lazım: "Mutlu çalışan her zaman daha iyi geri dönüşler sağlar.."




28 Aralık 2010 Salı

"Çok İyi"ler..

Uzunca zamandır yazamıyorum.. Çok nadir daha doğrusu.. Zaman zaman gün içerisinde birçok şey yazma güdüsü hissetsem de, o an yazıya yönelemeyişim ve akşam o güdülendiğim andaki kuvvetli düşüncelerimin kuvvetini yitirmiş olması bu durumun sebebi.. Ama okumaktan elimden geldiğince uzak olmamaya çalışıyorum. E madem ben yazamıyorum, güzel yazanların "çok güzel"lerinden birkaç tavsiyede bulunayım da marketman ruhunu yaşatsın en azından..

  • Fatmanur Erdoğan'dan yine harika bir yazı.. "YANLIŞLAR İTİBARI ETKİLER Mİ?" İtibar'ın zihninizdeki anlamını biraz daha doldurun ve bir bakın bakalım itibar vezir mi eder, rezil mi???
  • Benim için çok farklı; her yaptığı, her yazdığı.. Yiğit Kulabaş çok ayrı: "W FOR WIKI" Wikileaks serüvenine mutlaka bir de Kulabaş zihninden bakın.
  • Son olarak özellikle bayanlar için gelsin. Hele aralarında UGG botları olan varsa mutlaka okusun. "UGG, KİŞİLİĞİN SONU MU?" Ufuk İşman'dan tespitler, gerçekler...

Keyifli Okumalar...

10 Aralık 2010 Cuma

12-18 Aralık ........ Haftası

Çocukluğumda özlemle beklediğimiz haftaydı o. Çok net hatırlıyorum. Bu sene acaba ben ne getireceğim sınıfa diye merak eder, inşallah ben fındık getiririm derdim. Yanlış hatırlamıyorsam 2002 yılından bugüne kutlamadığımız Yeli Malı Haftasından bahsediyorum. Daha doğrusu tam adı ile “Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası”.

Artık neden eskisi gibi kutlanmadığının sosyolojik, toplumsal veya siyasi açılardan değerlendirmesini bir kenara bırakıyorum. Bu pencerelerden dipsiz kuyu zaten ama pazarlamasal olarak neden kullanılmadığı konusu uzun zamanlardır beynimi meşgul ediyor.

Özellikle günümüzde gelinen global piyasa ortamında; etrafımızın uluslar arası markalarla sarıldığı bir pazarda, yerli markalarımız bu haftayı neden fırsata çevirmez veya çeviremez anlamakta güçlük çekiyorum. Belki cevap bu durumu yadırgadığım üstteki cümlemde gizlidir kendilerince: “piyasaların globalleşmesi” ile. Ancak bu savın çok sığ bir bakış açısı taşıdığına inanıyorum.

Bugün 20-25 yaş üstü bireylerde, giriş cümlemdeki heyecanını yaşayan ve hatırlayan bir çok tüketici olduğunu düşünüyorum. Ama bu tüketicilerin birçoğu bugün yerli malı haftasının hangi hafta kutlandığını dahi hatırlamıyordur. Belki en fazla Aralık ayı içerisinde olduğunu hatırlatırlar. Oysa yerli markalarımız, bu geçmişteki yaşadığımız coşku ve mutluluğu bizlere hatırlatabilse ve bu hafta ile bağlantılı fayda sunabilse, karşılıklı getirisi oldukça yüksek bir pazarlama haftasına da dönüşebilir yerli malı haftası. Ne tarz uygulamalar olabilir üstünde düşünüldükçe çok çeşitli uygulamalar bulabilmek mümkün kuşkusuz. Bunu ziyadesiyle başarabilecek pazarlamacılarımız, pazarlama yöneticilerimiz de oldukça fazla ayrıca. Ama buna rağmen ne çevremde yaptığım izlenimlerde ne de internetten yaptığım taramalarda bu haftayı faydaya dönüştüren bir marka ile karşılaşamıyorum maalesef.

Ümitliyim.. Küçüklüğümün en keyifli haftalarından olan yerli malı haftası, önümüzdeki yıllarda yerli markalarımız (hatta yabancı markalarımızca da çok güzel bir şekilde kullanılabilir) için bir nimet haftası olacak; bizler ise geçmişteki yaşadığımız o coşkuyu tekrar hatırlayacak; çocuklarımızın da aynı coşkuları yaşadığına şahitlik edeceğiz. Belki ellerimizde fındık, portakal, mandalina ile okulda buluşup hep beraber yemeyeceğiz ama yaşasın yerli malı diyeceğiz. Tutumlu olmayı yeni nesillerimize bir kez daha hem de toplumca anlatabileceğiz. İndirim kampanyalarına, sosyal sorumluluk kampanyalarına, reklam kampanyalarına ve birçok mecraya konu olacak “yerli malı haftası”.

Yerli malı yurdun malı herkes onu kullanmalı. 12-18 Aralık “Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası” hepimize kutlu olsun.

Not: Bu yazımı yazıp tamamladığımda, henüz bloğumda yayınlamadan Sabri Özel’den mesaj aldım: (Sabri Özel 41. Yılını “Yerli Malı Haftası”na özel %41+4 taksit kampanyası ile kutluyor. 10-19 tarihlerinde geçerli bu fırsatı kaçırmayın.) Teşekkürler Sabri Özel…