Bu Blogda Ara

8 Haziran 2013 Cumartesi

Bu Aralar Kısa Yazıyoruz...


Y kuşağı kendini ilk defa bu kadar net ifşa ediyor;

Bizim için kendimizi ifade etmemiz çok önemli diyorlar, dinleyin ve anlayın bizi... 

Kimlik takıntımız yok. Ruhumuz ön planda olsun, düşüncelerimiz, özgürlüklerimiz... Yaratıcıyız, ortaya koyduğumuzu paylaşırız diyorlar... Herhangi birisi tarafından ortaya konulan ürün, anında anonim oluyor; peşinden gidip "ben yaptım, ben yaptım" savaşında değil hiçbiri... Genellikle sosyal medyadayım ve sanal bir kimlik gerçek kimlikten daha önemli; yeter ki fikirlerim bilinsin, yayılsın. Hatta bunun için yeri gelir ünlü(celebrity) kimliğini silahım yapabilirim... 

"Kusura bakmayın, kısa yazacak kadar vaktim yoktu" diyenler dönemi bitiyor artık, onlar genellikle kısa yazacak vakit bulabilmeleri ile varlar. 

Öncelikle İnsan Kaynakları ve Pazarlama özelinde olmak üzere, işletmeler ve akademiler için gezi parkı reaksiyonları büyük nimet; onları kendilerini hiç bu kadar açıkça ifşa ederken görmemiştiniz. 

2025 yılında çalışma hayatının %75'ini oluşturacak olan bu kuşağı doğru okuyan ve hızlı olanlar, o yılların en önlerinde olanları olacaktır...

26 Mayıs 2013 Pazar

Hashtag Altında #Marka Savaşları

Kuşkusuz ki Jack Trout ve Al Ries haklı; pazarlama bir savaştır ve buradaki düşman rakipler, fethedilecek yer ise müşterilerdir. 

Tarihin en uzun soluklu bu savaşında her geçen gün yeni stratejiler boy göstermekte ve bu savaş tam bir akıl oyunlarına dönüşmekte.

Akıl, gerçekten de günümüz pazarlama anlayışının en önemli unsuru. Müşteriyi fethedebilmek, rakibini alt edebilmek için markanın en önemli mühimmatı. Savaş meydanları ise büyüdükçe büyümekte. Tüketicinin bir alana girmesi ile markaların kılıçlarını kuşanıp o alanı savaş meydanına çevirmesi  arasında çok kısa bir süre geçiyor. İşte, son yılların bu savaş meydanlarının en büyüklerinden biri de Twitter.

Birçoğumuz için hayatımızın bir parçası haline gelen Twitter'da en özellerimizi paylaşabiliyor, bilgi alma ihtiyacımızı buradan karşılarken mutluluğumuza ve öfkemize bile burada dem vuruyoruz. Bizi tek tek tanımaya çok ihtiyacı olan markalar için de muhteşem bir mecraya dönüşüyor haliyle.

Markaların işlerini kolaylaştıran #hashtag var bir de. Birbirine benzer kişileri burada topluca bulabiliyorlar. Ortak ilgili alanına sahip kişileri bir araya toplamak için kendileri de sıkı sıkıya #hashtag'e sarılmaya başladı artık. Görsel medyada da, basılı medya da yer alsalar, reklamının dibine yerleştiriyorlar #mesajlarını...

18 Mayıs 2013 Cumartesi

Çok Acayip, Fantastik Bir Yazı!!!

"...sonra vurdum tekmeyi, girdim komutanın odasına..."

Avcı hikayeleri ve askerlik anıları abartının en meşhur mecraları olsa da, ego sahibi insanoğlu abartıyı yer ve zaman mefhumu olmaksızın sever. Yaşadığı deneyim esnasındaki heyecanının aynısını, anlattığı kişilerde de yaşatma ve bunun için abartma ihtiyacı hissetmesi nedenli olduğunu düşündüğüm bu davranış, marka kişiliklerinde de vücut buluyor.

Abartının marka kişiliklerindeki yansımalarını da, bizlerle olan iletişimlerindeki en etkili araçlarından olan reklamlarında yaşıyoruz. Egosunun en parladığı anlar olan reklamlarında marka, sahip olduğu ürünlerini dünyanın merkezine yerleştiriyor. Kargaya yavrusunun kuzgun göründüğü, kirpinin yavrusunu pamuğum diye sevdiği gibi, markanın da ürününe olan sahiplenmişliği elbette abes değil. Ancak asıl önemli olanın senden başkalarınca sahiplenilmesi gerekliliğinin olduğu bir ortamda, onu abartarak kabul ettirebilir miyiz gerçekten? Hele ki çok sayıda benzeri varken...

9 Mayıs 2013 Perşembe

İyilik Satmak...


"Her şeyden önce iyi olalım, ondan sonra mutlu oluruz" demiş J.J.Rousseau.

İyilik bir maneviyatı temsil etse de her türlü başarı arayışına da hizmet eder.

 İyiliğin, markalara hizmetini Pazarlamasyon için yazdım. Okumak için buradan devam edebilirsiniz...



24 Nisan 2013 Çarşamba

Anonim Mucitler ve Pazarlama Dehaları

Thomas Edison ve Graham Bell; 1800'lerde yaşasalar da günümüzün halen en bilindik isimleri... Dünyanın sonuna kadar da muhtemelen bu böyle olacak. Kolay değil, biri elektriğin, biri telefonun mucidi. 

Televizyonu icat eden John Baird de bu ikili kadar olmasa da her zaman adına ulaşılabilir olacak. 

Belki bu üçlü kadar yenilik getiren icatlar yapmamış olsalar da Steve Jobs, Sergey Brin ve Larry Page de her daim yaşatılacak diğer kişilikler. 

Peki ya gizemli mucitler?

Genellikle insanlığın hizmetine sunulan buluşlarının icat tarihi nedeni ile bildiğimiz bu efsanevi kişiler dışında hayran olduğum "anonim" mucitler var. Kim mi bunlar? Bakalım..:

13 Nisan 2013 Cumartesi

ALÂMETİFARİKA® MÜZELERİ*


Bir müze düşünün… 4 boyutlu tiyatroya; Andy Warhol ve Steve Penley gibi ünlü sanatçılar tarafından gerçekleştirilmiş Pop Kültür Galerisine sahip olsun. Bebeği olanlar için bebek arabası, ihtiyaç duyanlar için tekerlekli sandalye, körler için kabartma yazılı kılavuzlar ve motorlu scooter hizmetleri ile her kesimi düşünürken, fotoğraf ve video çekimini özgür bırakarak geleneksel müzecilik tabularına kafa tutsun. Yılda bir milyon üzerinde ziyaretçiye ev sahipliği yapması şaşırtıcı olmazdı herhalde!

Evet, genelde toplumun sınırlı bir kesimine hitap eden müzeleri böylesi bir yaşam alanı ve arzu edilen mekanlar haline getirmek, müzeciliğe ancak bir marka dokunuşu ile mümkün olabilirdi. 

Yukarıda sıralanan hizmetler, Coca-Cola’nın Atlanta’daki World of Coca-Coca adı altında hizmet sunan müzesine ait.  Coca-Cola’nın yanı sıra Harley Davidson’un 110 yıllık tarihi bir serüvene götüren müzesi; 1991 yılında kurulmuş olmasına rağmen köklerinin 1845 yılına uzandığını Nationale-Nederlanden ve NBM Postbank Group bankalarının devamı olmasına dayandırdığı ING Bank müzesi; özellikle ihtişamlı bir tasarıma sahip mimari yapılarıyla adlarından çokça söz ettiren Porsche, BMW ve Mercedes müzeleri; marka müzeleri denildiğinde ilk akla gelenler.

Kültür Birikimi ve Yeni Değerler…


Tarihte ilk olarak, eski kitapların korunup, sunulduğu mekân olarak doğan müze kavramı, zaman içerisinde arkeoloji müzesi, coğrafya müzesi, güzel sanatlar müzesi, bilim müzesi,  sanat müzesi olarak çeşitlenirken, günümüze yaklaşıldığında oyuncak müzelerinden, su altı müzelerine uzanan birçok özel alana konu olmaya başladı.

 Kuşkusuz, müze söz konusu olduğunda, merkezde “kültür ve değerler” yer alıyor. Bir ülkenin sembol olan öğelerinin oluşturduğu kültürün bu parçaları arasında; doğa güzellikleri, kitapları, sanat eserleri, bilimi, tarihi yapıtları arasında artık o ülkenin markaları da yer almakta. Günümüzde ekonomi ve iletişimin gelişimi paralelinde ülkeleri bir birinden ayıran sınırlardan yalnızca coğrafi ve siyasi sınırların kalmış olması, ülkelerin kendilerini markaları ile öne çıkarması, markaları ile farklılaşması sonucunu doğuruyor. Kısacası artık markalar, ticari değerlerinin çok daha ötesinde değerlere sahipler. Müziği ile dünyayı kasıp kavuran, filmleri ile tüm ülkelerde gişe rekorları kıran ülkelere bakın; dünyanın en büyük markalarına da sahip olduklarını göreceksiniz ve inanın bu basit bir rastlantıdan çok daha öte bir gerçek.

6 Nisan 2013 Cumartesi

Y Kuşağının Girişimcilikle Sınavı


Son yıllarda kuşaklar üzerine yapılan araştırmalar çoğaldı. Eğitimcilerden pazarlamacılara, antropologlardan siyasilere kadar herkes, kuşakları;  kuşaklar arası davranış farklılıklarını anlamaya çalışıyor.

Literatürde farklı kuşak incelemeleri olmakla birlikte, 1946-1964 arası doğumlulardan oluşan Baby Boomer(Bebek Patlaması) kuşağı, 1965-1979 arası doğumlulardan oluşan X kuşağı, 1980-1999 arası doğumlulardan oluşan Y kuşağı ve 2000 sonrası doğumlulardan oluşan Z kuşağı sınıflandırması, en bilindik ve en çok kabul gören kuşak sınıflandırmasıdır. Baby Boomer kuşağı; sadakatli, kanaatkâr, muhafazakâr ve teknoloji ile arası çok iyi olmayan özellikleri ile bilinirken, X kuşağı; otoriteye saygılı, toplumsal sorunlara duyarlı, teknoloji ile ilişkisi zorunluluklar paralelinde olan ve yine kanaatkâr yapılarıyla bilinmektedir. Teknoloji ile arası iyi olan Y kuşağı; sadakat duygusundan uzaklaşmaya başlarken, eğlenceyi, kazanmayı öne çıkararak bireyci davranışlar sergiler. Z kuşağı ise tam anlamıyla internet kuşağıdır. Z kuşağı; bilgisayarsız, mp3 çalarsız anılamazken, doğuştan da tüketicidirler.

Günümüzde teknoloji ve iletişimin gelişimi, ister istemez DNA’larımıza da işliyor. Hızla değişen dünya, bu değişime ayak uyduran, uydurmaya çalışan ve yetişemeyenleri ayırarak, birbirleri arasında uçurumlar yaratan kuşaklar doğuruyor. Dijital doğanlar ve dijital göçmenler de bu hızlı akımın doğurduğu farklılıkların anlamlaştırılmaya çalışıldığı ve temel hatlarla ifade edilmeye çalışıldığı bir diğer kuşak sınırlandırması. Dijital göçmenlerin son kuşağı olan Y kuşağı da (önemli bir çoğunluğunun taşıdığı özellikler nedeni ile dijital yerli içerisinde de kabul görür), kuşak araştırmalarının en rağbet göreni. Doğaldır; artık yavaş yavaş liderlik koltuklarına oturmaya başlayan; 80 doğumlular ile 95 doğumlular arasındakilerden oluşan bu kuşak, 2025 itibariyle çalışan kuşağın %75’ini oluşturacak.

Dünyaca ünlü iletişim network’ü Edelman, 2010 yılında Y Kuşağı üzerine gerçekleştirdiği “8095®” adlı bir araştırmasını geçenlerde güncelledi. Geliştirilen araştırmada bu sefer Türkiye de yer alıyor. Araştırmadan Y kuşağının en büyük hedefi olarak, “tutkuları ile örtüşen bir iş yapmak” sonucu çıkmış. İçinde bulunduğum kuşak olarak ben de gönül rahatlığıyla oyumu bu seçeneğe verebilirim. Çalışmak demişken, araştırmanın en öne çıkan sonuçlarından birini daha vereyim; Y kuşağı için hayattaki en büyük amaç, %48 ile kendi işini yapmak. Bingo! Y kuşağı girişimci…

29 Mart 2013 Cuma

Alışmak Sevmekten Daha Zor Geliyor...

İlk olarak Kevin Roberts dillendirmişti lovemark'ı, yani aşk markalarını... İnsanların onlarsız yaşayamayacağı markalar diyordu aşk markaları için; duyguların en güçlülerinden olan aşkı, bazen markalarda bulduğumuzu söylüyordu.

Çok tuttu aşk markası fikri... Aslında insanların Roberts dillendirmeden öncede markalara, ürünlere yönelik tutkuları vardı. Hazsal tüketim günümüzün temel tüketim alanı olmakla birlikte, insanoğlu var olduğu sürece hazlarına kulak veriyordu; her alanda. O yüzden Roberts'ın malumun ilanını gerçekleştirdiği 2000'li yıllarda tüketim öyle bir boyuta gelmişti ki, ihtiyaç dışı tüketimin vardığı boyutun mantıksızlığında marka ve aşk(tutku) ilişkisi daha da bir anlam kazanmıştı. Kısaca, mantığın bittiği yerde aşk başlamıştı. 

8 Mart 2013 Cuma

Sevginin Yerini Şiddet Almasın...

8 Mart 1857 tarihinde ABD'deki bir fabrikada çıkan yangında çoğu kadın işçinin ölümü ile sonuçlanan facia ekseninde 1910 yılında Danimarka'nın Kopenhag kentindeki Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansındaki bir teklifin kabulü ile 8 Mart, Dünya Kadınlar Günü olarak anılmaya başlanır.  Haliyle 1960 yılında ABD'de de 8 Mart'ın Dünya Kadınlar Günü olarak anılmaya başlanması ardından daha da bir değer kazanan bu gün, 1977 yılında da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilir. 

Günümüzün çok sayıdaki önemli günlerinin; Anneler Günü, Sevgililer Günü gibi parlayan yıldızları ardından hatırı sayılır değer göreni olan 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü hepimiz kadına şiddete hayır kampanyaları ile hatırlıyoruz. Artık gelenekselleşen dayak yemiş, işkence görmüş kadın resimleri ile karşımıza çıkan şiddet karşıtı kampanyalarda her yıl değişen yalnızca yüzler oluyor. Bu yılın en öne çıkan kampanyası olan "Uyumak İçin Ölümü Bekleme" de aynı tema üzerine konumlanmış.


Dünya'daki örnekleri de genellikle bu eksende. Özellikle başta ülkemiz olmak üzere, dünyada da kadına şiddet sorunu yıllardır çözüm bulunamayan fakat belki sıfırlanması mümkün olmasa da olabildiğince azaltılmak için duyarlı çevrelerce ısrarla üzerinde durulan bir konu. Dünya Kadınlar Günü'nün doğuş hikayesi de hakkını ararken şiddet gören ve ölüm ile sonuçlanan bir trajediye uzanıyor. Bunları düşündüğünüzde Dünya Kadınlar Gününün bu kampanyalar ile anılması doğal oluyor elbette. Ancak, kadınlara atfedilmiş bir günün, şiddet ekseninde ön plana çıkartılmasına itirazım var!

5 Mart 2013 Salı

Başınızı Dik Tutan Marka: SOLOTÜRK


Sesten daha hızlı hareket ederken biranda havada asılı kaldığına şahitlik edebilirsin… Gökyüzünden döne döne yerküreye düşerken, kalp atışlarının iyice hızlandığı anda dikilen burnu ardından Ay-Yıldız göğsü ile selam eder sana… Her karşılaştığında tüylerini diken diken edebilme yeteneğine sahip bu markanın adı; SOLOTÜRK

2013 gösteri sezonu ile birlikte 3. gösteri sezonuna merhaba diyecek olan SOLOTÜRK; Türk Hava Kuvvetleri’nin 100.yılı etkinleri kapsamında doğan ve F-16 uçağı ile gerçekleştirilen hava akrobasisidir. SOLOTÜRK nedir, nasıl olunur, nasıl kuruldu, neler yapar ve kimler yapar gibi meraklarınıza cevap bulabileceğiniz küçük bir röportaja buradan, biraz daha detay röportaja da buradan ulaşabilirsiniz. Biz, mecramız doğası logosundan & tasarımından bahsedelim…

Logosuna ve uçak tasarımına imza atan Murat Dorkip, altın, gümüş, beyaz ve siyah renklerine yer vermiş çalışmasında. Elbette Türk Hava Kuvvetleri’nin sembolü kartal yanı sıra Ay-Yıldız da yerini almış. Altın rengi ile sunulan Ay-Yıldız ile Türk Milletinin bayrağına ve bayrağının temsil ettiği manaya verilen değer gösterilmek istenmiş. Uçağın üstünde yer alan gümüş yıldız ile ise Türk Hava Kuvvetleri’nin 21. yüzyılın yıldızı olma ideali simgelenmiş. SOLOTÜRK uçarken kanadının üzerinde görülecek olan mat siyah üzerine parlak siyah renkte yerleştirilmiş kartalın, havacıların ruhundaki özgürlüğü ve kararlılığı simgelediği; uçağın burun kısmına doğru uzanan siyah ve gri çapraz çizgilerin ise havacıların hızlı düşünme ve karar verme, sürekli ilerleme ve sınır tanımama gibi niteliklerini betimlediği belirtilmiş. Bahsedilen tasarım özetle, Türk Hava Kuvvetleri Çağıyla Yarışıyor sloganının somutlaştırılmış ifadesi olarak betimlenmiş.