Bu Blogda Ara

5 Haziran 2008 Perşembe

Dilenci ve PAZARLAMACI Giremez!!!

Apartman girişlerinde, dileniclerle aynı kefeye konmak hep gücüme gitmiştir. Hemen hemen bütün apartmanların girişinde "pazarlamacı ve dilenci giremez" yazar. Bu kadar kötü insanlarlar mıyız hakkaten yoksa bir kavram kargaşası ve pazarlama kavramının algısında önemli bir eksiklik mi var?

Elbette pazarlamacılar kötü insanlar değiller. Hatta günümüz tüketim kültürünü yönlendiren, insanların fiziki ve hazsal(hedonik) ihtiyaçlarını karşılama uğraşında olan ve özellikle son yıllardaki artan sosyal sorumluluk bilinciyle şirketlerine kazandırdıkları gelirlerin önemli kısmını da toplum yararına harcama çabasındaki kişilerdir. Peki, o zaman değerli apartman yöneticilerimiz neden "pazarlamacı" giremez yazar.

Bunun ilk nedeni, pazarlama ile kişisel satış kavramlarının karıştırılmasıdır. Pazarlamacı, ürün tasarlar, bu ürünün fiyatını belirler, tutundurma çabalarında bulunur ve bu ürünü müşterilere ulaştırma yollarını(dağıtımını) planlar. Kişisel satışçı ise bu ürünleri müşterilere yüz yüze sunan, ürün hakkında bilgi veren, almaları için ikna etmeye çalışan kişilerdir. Yani apartman sakinlerimizin kastetmek istedikleri kişisel satıcılardır.

Bunu açıklarken elbette amacım "pazarlamacılar ve dilenciler giremez" yerine "kişisel satışçılar ve dilenciler giremez" yazın demek değil. Kişisel satış da günümüzdeki en saygın mesleklerden biridir ve zaten pazarlama ile de iç içedir. Ancak eline tabak çanak alarak, sırtına bohçasını atarak kapı kapı gezen ve pazarlama disiplini hakkından bi haber olan, iş ahlakı değeri taşımayan, müşteriyle iletişimin nasıl kurulması gerektiğini bilmeyen, gereksiz ve rahatsız edici ısrarcı kişileri bu sıfattan uzak tutmak gerekir. Esasen rahatsız olunan ve kapılara bu yazıların yazılmasına sebep olan kişiler bunlardır.

Günümüzde pazarlama uğraşçıları, mevki ve görevlerine göre farklı sıfatlar almaktadır: pazarlama akademisyeni, pazarlama bilim uzmanı, marka-ürün müdürü, pazarlama uzmanı, pazarlama varlıkları grup müdürü vb. Ancak temelde hepsinin ortak sıfatı "pazarlamacı" olmaları. En azından toplum gözünde böyle bilinmeleri. Hatta görüldüğü gibi şatış ve pazarlama farkı bile bilinmiyor.

Ürün segmentasyonu konusunda oldukça başarılı olan pazarlamacıların bu meziyetlerini pazarlama meslek disiplinleri içinde kullanmaları ve bunu topluma anlatan başarılı bir halkla ilişkiler kampanyası düzenlemeleri gerekiyor sanırım. Bunun eksikliğindeki önemli bir neden de pazarlama dünyasındaki insanları bir çatı altında toplayacak ciddi bir birliğin, derneğin veya sendikanın olmaması. Eğer böyle bir oluşum olsaydı, 4 Haziran tarihli hemen hemen tüm ulusal gazetelerde "Pazarlamacı Tecavüze Kalkıştı" başlıklı haberi bu başlıkla mı okurduk? Veya başlık bu seferlik böyle olsa bile bu birlikten ciddi bir tepki alıp bir sonraki benzer olumsuzlukta bu uygulamalarından vazgeçmezler miydi? Bu tarz olaylarda, bir avukat, bir doktor vb. olduğunda ilgili örgütler hemen bir bildiri yayınlar ve kişinin kendi bünyelerinden olmadığını veya meslek grubu içerisindeki bir kişinin tüm mesleği lekelememesi gerektiğini, meslekten çıkarma işlemlerinin başlandığını v.b. duyururlardı. Eğer böyle bir pazarlama örgütümüz olsaydı işleri avukat ve doktorlardan çok daha kolaydı oysa. Bu kişinin pazarlamacı sıfatını taşımadığını ifade etmeleri yeterliydi ki, keza öyle.

Bu konuda artık birilerinin biyerden başlaması gerek!

4 Haziran 2008 Çarşamba

İnsanlık İçin Küçük Bir Adım-TV Reklamcılığı İçin Büyük Bir Sıçrayış!

Bu başlık İngiliz Guardian Gazetesinin 29 Mayıs'ta Kanal 4'te yayınlanan Honda reklamı haberi için attığı başlık. Televizyon reklamcılığı için yeni bir çığır olarak belirtilen bu reklam 19 kişilik akrobasi takımının 12 bin metre yükseklikten atlayarak vücutlarıyla H-O-N-D-A markasını gökyüzünde yazmalarından oluşuyor.
200 saniye(3 dak. 20 sn.) süren reklamın bu kadar ses getirmesine neden olan ise reklamın canlı yayınlanması. 29 Mayıs gece kuşağında İngiliz Televiyonu kanal4 tarafından canlı yayınlanan reklamın çekimi İspanya'nın başkenti Madrid semalarında gerçekleştirildi. Canlı yayınlanan ilk reklam olma özelliğini taşıyan bu reklam, Honda'ya da ilk olma üstünlüğünü kazandırdı. 2006 yılındaki Accord reklamıyla da adından çok söz ettiren Honda, bu yeni reklamıyla da sıkca konuşulmaya başlandı bile.
Reklam mecralarında farklılaşmayı başaran Honda gerçekten büyük iş başardı. Honda'nın beklentisi elbette İngiltere'de 29 Mayıs gecesi Kanal4 izleyenler değildi. Esas reklamda o değildi zaten. Bu reklamın yayınlanmasının ardından tüm Dünya'da getirdiği ses esas reklam. Hatta reklamın yayınlanmadan önceki hazırlık çalışmaları da bu reklama dahildi. Uluslararası bir çok medyaya konu olmuştu. Yayınlanmasının ardından da çok daha geniş kitlelere yayıldı. Youtube ve benzeri video paylaşım sitelerinde şimdiden en çok izlenenler arasında.
İşte farklılaşmanın getirdikleri!! Yaratıcı çalışmalar her zaman değerini buluyor. Hele bir de buna "ilk olma" özelliğini kazandırdığınızda hedeflenen başarı çok daha kolay yakalanıyor ve hatta aşılıyor.
KFC'de aynı başarıyı 2006 yılında yakalamıştı. KFC'yi dillere dolayan ise "Dünya'nın uzaydan görünen ilk reklamı" özelliğini taşıyan çalışması. Elbette KFC'de burda uzaylıları hedeflememişti ancak gördüğü ilgi ve getirdiği ses tüm Dünyalıları sarmıştı. Hem kimbilir belki bir gün uzaylılarla tanışırsak bizden ilk isteyecekleri KFC çıtır tavukları olur.



31 Mayıs 2008 Cumartesi

Öğren - Eğlen - Kazandır

Zeynep Özata'nın Blogistan'ı sayesinde 3 yeni siteyle tanıştım. Myfootprint ve Kiva gibi bu sitelerde yeşil ve adil bir Dünya amaçlayan sosyal sorumluluk taşıyan siteler ancak bu üçü biraz farklı. Farklı oldukları tarafı bu amaçlara eğlence unsuru katmaları.

Kuşkusuz çalışan, çalışmayan ama internet kullanan herkes internet başında geçirdikleri zamanın belirli bir kısmını oyunlara ayırıyor. Kimi bilgi yarışmalarında online kendilerini sınıyor, kimi kompleks oyunlarla vakit geçiriyor kimi de fal bakıyor. Bunları yaparken rahatlıyor, kafalarını boşaltıyorlar belkide. Peki bunları yaparken aynı zamanda Dünya'ya da katkıda bulunabilirmiyiz. İşte bu dört site bize bunu sağlıyor. Oyun oynarken sağladığımız rahatlığı ve aldığımız zevki, Dünya'daki aç insanlara bir miktar un, pirinç ve su sağlayarak vicdani tatminle pekiştirebiliriz. Böylelikle çok daha keyif alacağımız kesin. Ayrıca işin ucunda böyle bir imkan olunca, insan daha dikkatli ve daha konsantre oluyor.

Kısaca tanıtmak gerekirse;

http://www.freepoverty.com/ : Buradaki oyunda, Büyük bir Dünya haritası var ve karşınıza şehir ve ülke isimleri çıkıyor. Bu şehirlerin haritadaki yerini tahmin ediyor ve mouse ile o noktayı işaretliyorsunuz. Tahmininiz doğru noktaya ne kadar yakınsa o oranda Dünya üzerinde ihtiyacı olan insanlara su sağlamış oluyorsunuz.

http://www.freeflour.com/ : Burada da sistem benzer, sağladığınız şey ise un. Yapmanız gereken sorulan sorulara doğru cevaplar vermek. Bilgi yarışması tadında bir oyun. Her doğru cevap 1 kaşık un olarak geri dönüyor.

http://www.freerice.com/ : Son günlerin Dünya üzerindeki en büyük gıda sorunlarından biri "pirinç" freerice'daki kazandırılan. İngilizce kelime anlamlarının yine ingilizce kelime anlamlarını, yani eş anlamlılarını bulmak yapmanız gereken. Dil öğrenen veya geliştirenler için de son derece güzel bir kaynak.

Bu üç sitenin herbiri de öğretici hizmetleri eğlenceli bir şekilde sunuyor ve karşılığında da Dünya insanlığına fayda da bulunuyor. Yani bir "kazan-kazan-kazan" durumu. Site kazanıyor, siz kazanıyorsunuz ve Dünya kazanıyor. Bu durum bizim penceremizden bakıldığında da "öğren-eğlen-kazandır"

(Not: Blogistan'da; http://www.savetheworldwithmusic.com/ adlı bir site daha var ancak birkaç gündür sürekli denememe rağmen ulaşamıyorum. Sayfa hata veriyor. Ancak açık ki bu sitede aynı amaca hizmet ediyor. Ara sıra burayı denemekte de fayda var.)

26 Mayıs 2008 Pazartesi

Mobil Mecra'da Tüketiciye Dokunuş

Reklam bombardımanına tabii olduğumuz çağımızda bizi bu bombardımana tutan yeni ve önemli mecralardan birinin de mobil mecralar olduğunu "Reklam Mecraları" yazımda da belirtmiştim. Artık hemen her gün bir markadan reklam sms'i alıyoruz. İlk zamanlar da bizlere farklı gelmesinden ve alışılık olmadığımız bir uygulama olduğundan sonuna kadar okuduğumuz bu mesajları artık okumaz olduk. Okusak bile duyarsız kalıyoruz.

Pek tabii bunda artık her türlü reklamdan usanmışlığımızın etkisinin yanı sıra markaların bu mesajlardaki bize hitap şekilleri ve bu mesajların sadece reklam özelliği taşıyıp bize herhangi bir ek fayda sunmaması önemli etken.

İnteraktif Pazarlama Dergisi'nin 2. sayısında Sayın Yiğit Kulabaş'ta bu konuya değinmiş. Müşteri İlişkileri Yönetimi(CRM) açısından baktığı yazısında markaların Berber Şükrü kadar bile kendisine ulaşamadıklarını belirtmiş. Bir arkadaşına berberinden gelen; "aynaya bak, zamanı geldi" mesajını içeren bir sms geldiğini ve etkili (ve harekete geçirici) hitap şeklini dev markaların başaramadığını belirtmiş. Bu markalardan gelen smslerin çok tekdüze olduğunu ve etkisiz olduğunu söylemiş kısaca. Bu keyifli yazıyı okumanızı tavsiye ederim.

Kulabaş'ın bu yazısını okuduktan sonra, aklımda geçenlerde yüksek lisans derslerimden birinde bir arkadaşımın mobil pazarlamayı anlatırken aklıma gelen bir fikir yeniden canlandı. Arkadaşım sunumunda yurtdışında bluetooth'un da reklam mecrası olarak kullanıldığından bahsetmişti kısaca. Aklımda hemen şu senaryo canlandı ve sınıfta da paylaştım: "Bir mağazaya giriyorsunuz ve hemen girerken "Lütfen bluetooth'unuzu açın" veya daha samimi ve harekete geçirici bir şekilde "Şu an mavi dalga içerisindesiniz, lütfen bluetooth'unuzu açın ve fırsatları kaçırmayın!" şeklinde bir yazı olsa. Bu yazıyı görüp bluetooth'unuzu açtığınızdan bir süre sonra bir bluetooth iletisi alsanız ve mağazadan gönderilen bu iletide, "değerli müşterimiz şu anda baktığınız herhangi bir ürünümüzü alın ve kasamızda X hanımın yanına gidin ve %30'unu sizin yerinize biz ödeyelim" tarzında bir mesaj olsa, etkili ve harekete geçirici bir uygulama olur gibime geliyor. Hatta cihaz adım Yiğit ise; değerli müşterimiz yerine Yiğit Bey ibaresi daha da etkili olabilir."

Önceki bir kaç yazımda da belirttiğim gibi, günümüzde tüketicinin kalbine dokunmak ve onları harekete geçirmek için hitap şekli çok önemli. Bir de bunu onları şaşırtarak ve farklılaşarak yapabilirseniz "ballı ekmek kadayıfı."

25 Mayıs 2008 Pazar

MARKA MÜDÜRÜ ARANIYOR!!!

Bir şirkette tüm birimlerin birbiriyle etkileşimli ve koordineli çalışması olmazsa olmazlardan biri kuşkusuz. Ancak bu koordinasyonu çok farklı boyutlarda yaratıcı çalışmalar için gerçekleştirmek çok daha başarılı sonuçlar doğuracaktır. Bu paraleldeki fikirlerimden birisini, Pazarlama ve İnsan Kaynakları ilişkisini, "Veri Tabanlı Pazarlama ve İnsan Kaynakları" yazımda belirtmiştim. Sanırım bu ilişki gün geçtikçe daha da sıkılaşacak.

MarketingTürkiye'nin 15 Mayıs sayısını okurken bir reklam dikkatimi çekti. İlgimi reklama yoğunlaştırdığımda ise reklam değil bir iş ilanı olduğunu farkettim: Kervan Gıda, Marka Müdürü arıyor.(İlanı ayrıntılı görmek için lütfen resme tıklayın.) Açıkcası bu ilan aynı zamanda da çok yüksek reklam özelliği taşıyor. Bir çok reklamı görmezden geldiğimiz, ayıkladığımız, kayıtsız kaldığımız, kısacası reklam körlüğü yaşadığımız günümüzde fark yaratacak bir reklam. İletişim de çok güzel kurulmuş: "Olmazsa tanışmış oluruz, olursa bütün şeker ve sakızlar sizin!"Ayrıca sadece reklamın fonksiyonlarını yerine getirmiyor, şirketin bir diğer amacına da aracılık ediyor. (Esasen asıl amaç zaten iş ilanının verilmesi)

Bu ilanı/reklamı gördükten sonra şirketler çeşitli sebeplerle yayınladıkları, yayınlamak zorunda oldukları her türlü ilan, duyurumda bu tarz farklılaşmalara giderek Kervan'ın yaptığı gibi bir taşla iki kuş vurabilir diye düşünüyorum. (Ayrıca iki amaca tek bir araçla ulaşarak maliyet avantajı yaratacağı da bir diğer artısı.)

22 Mayıs 2008 Perşembe

EURO 2008 Ekonomisi

Uluslar arası spor organizasyonlarının en büyüklerinden, en çok takip edilenlerinden biri olan Avrupa Futbol Şampiyonası dört sene aradan sonra bu sene İsviçre- Avusturya ev sahipliğinde 7 Haziran’da başlayacak ve 29 Haziran tarihindeki finalle son bulacak. 23 gün sürecek bu dev organizasyonda başta turnuvada yer alacak ülkeler olmak üzere tüm Avrupa’nın hatta Dünya’nın gözü burada olacak. Spora olan yüksek ilgi özellikle futbola olan bağlılık bu tür organizasyonların yüksek ilgi görmesine sebep oluyor. Bu denli ilgi gören ortamlardan da yararlanabilmek adına markalar ve pazarlamacılarda harekete geçiyor.

Markaların bilinirliklerini artırdıkları en iyi mecralardan biri kuşkusuz spor organizasyonları ve spor sponsorlukları. En bilindik markaları en bilindik kulüplerle birlikte , en önemli organizasyonlarda görüyoruz. Nike, Adidas, Puma gibi spor ürünleri markalarının yanı sıra, Canon, Hyundai, Vodafone, Coca-Cola,Pepsi, Carsberg, MasterCard gibi çok çeşitli faaliyet alanlarındaki markalarla da bu mecralarda karşılaşıyoruz. Kuşkusuz son derece yüksek ilgi ve takibin olduğu bu organizasyonda yer almanın önemi tartışılmaz

Ekonomik boyutlarına baktığımızda durumu daha iyi kavrayabiliyoruz. MasterCard’ın spor ekonomisi uzmanı Prof. Dr. Simon Chadwick’e yaptırdığı araştırmaya göre, EURO 2008, Avrupa ekonomisine 1.4 milyar Euro katkı sağlayacak. Araştırmada Türkiye’nin oynayacağı her bir maçın değerinin de 42 milyon Euro olduğu belirtilmiş. Bu verilerin dışında bu organizasyondaki sportif başarılar o ülke ekonomisinde ciddi değişiklikler yapıyor. Başarılı olan ülkelerde ekonomi ciddi anlamda düzelme sinyalleri veriyor, enflasyonun düşmesi, borsanın değerlenmesi gibi sonuçlar çıkıyor. Aynı şekilde başarısız olan ülkelerde de ters yönlü beklentiler mevcut.

Ekonomik gelirlerin bu denli yüksek olduğu ortamda sponsor markalar da ciddi yatırımlar yapıyorlar ve bu nedenle organizasyonda karar vericiler olarak yer alıyorlar. Çok ciddi anlaşmalarda ülke takımlarının oyuncu seçimlerine dahi karıştıklarını biliyoruz. 2006 Dünya Kupasında Nike’ın Ronaldo’nun sakatta olsa final maçında oynatılması yönünde ciddi baskı yaptığı konusunda haberler okumuştuk. Sponsor olduğu ve büyük yatırımlar kaptığı kişinin sahada olmaması elbette yatırımların çöpe gitmesi olarak sonuçlanabilirdi.

Pek tabii, yalnızca bu organizasyonda sponsor olarak yer alan markalar bu fırsatı değerlendirmiyor. Bu günlerde reklamlarda sıklıkla EURO 2008 ile ilgili çalışmalarla karşılaşıyoruz. Bu organizasyon için çeşitli kampanyalar yapılarak buradaki ekonomiden herkes payını almaya çalışıyor. Yine verilere bakıldığında EURO 2008 öncesi dönemde Plazma ve LCD televizyon, uydu sistemleri, tekstil ürünleri gibi ürünler başta olmak üzere birçok ürün gamında satışların yüksek oranlarda arttığı görünüyor. Turnuva başladığında yüksek oranlı artışlara gazlı ve alkollü içeceklerin de katılacağı kuşkusuz. Bir önemli hareketlilikte turizm sektöründe yaşanıyor. Bu dönemde spor turizmiyle de ciddi ekonomik faydalar yaratılıyor.

Ülke ekonomimize 300 milyon Euro’luk katkı sağlayacağı tahmin edilen EURO 2008’de bu rakamı çeyrek final, yarı final ve final oynayarak katlayabiliriz. Enflasyonumuzda, borsamızda olumlu etkiler yaratabilecek bu organizasyonda, ülkemiz üreticileri ve markaları da çalışmalarıyla bu fırsattan payını alabilirler. Ayrıca ülkemizin gerek ekonomik gerek siyasi ve gerekse askeri alanlarda sıkıntılı bir dönemde olması, EURO 2008’deki başarılarla birlikte ülkemizde yerini geçici bir süre de olsa mutluluğa bırakabilecektir.

HAYDİ TÜRKİYE, KALBİMİZ SENİNLE...

18 Mayıs 2008 Pazar

Hafta Sonu Ürün Değişimi Yapılmamaktadır!

Artık arz talebi öylesine aştıki biz müşteriler çok nazlı oluyoruz. Satın almayı gerçekleştirmemiz için firmaların bizi iyice şımartmasını bekliyoruz. Bu nedenle firmalar, satıcılarına müşterilerine hitap konusunda eğitimler veriyorlar ve onları, bu yönleriyle kazanmalarını bekliyorlar. Aslında bugünkü rekabetin olmadığı dönemlerde de hitap şekli önemliydi ancak bugün tüketicinin eli çok daha güçlü olduğu için sabırlı, güler yüzlü, anlayışlı hitap şekli firmalar için zorunluluk haline geliyor. Bu davranışların zıttıyla karşılaştığımızda günümüz tüketicilerinin hiçbirinin oradan ürün veya hizmet alacağını sanmıyorum.

Bu bilindik gerçeğe değinmemin sebebi mağazalardaki "hafta sonu ürün iadesi gerçekleştirmiyoruz" uygulamalarının müşteriye hitap edilişiyle ilgi üç farklı uygulamayla karşılaşmam.

Benetton mağazasına girdiğimde kasanın yanında "hafta sonları ürün değişimi yapılmamaktadır" yazıyor. Bu yazıyı gördüğüm an sorgulamaya başlıyorum. Neden yapılmıyor? Nasılki hafta sonu ürün alabiliyorum, o zaman değişimini de gerçekleştirebilmem gerekiyor diye düşünüyorum. Sonra mantığını aramaya başlıyorum. Hafta sonları merkezin çalışmıyor olması, ürün değişikliğinin stoklara bildirilememesi, onay alınması gerekiyorsa yetkilinin olmama ihtimalinin yüksek olması veya operasyonel işlemlerle ilgili nedenlerden dolayı olabilir. Sebebi önemli değil ama düz tüketici mantığı ile mantıksız geliyor.

Zara'da ise böyle bir ibareye karşılaşmadım(belki benim dikkatimden kaçan bir yerdedir) ancak burada da hafta sonu değişim yapamıyorsunuz. Olaki benim gibi bu uyarıyı görmediğiniz veya hakkaten yok ise ürünü hafta sonu alıp mağazaya değiştirmeye geldiğinizde aynen geri dönüyorsunuz. Kasadaki çalışan size nazik bir şekilde "özür dilerim hafta sonu iade alamıyorum" diyor. Nazik bir şekilde belirtiyor ancak keşke beni oraya getirtmeyecek bir nazik uyarı olsaydı.

Son olarak bu yazıyı yazmama sebep olan uyarıya geliyim: Bernardo'ya bir arkadaşımla hediyelik eşya almak için gitmiştik. Kasa'ya geldiğimizde o yazıyı gördüm: "değerli müşterimiz, sizlere daha iyi hizmet verebilmek için hafta sonu değiştirme işlemi yapmıyoruz" Diğerleri gibi değiştirme işlemini hafta sonları yapmıyorlar ancak Bernardo bunu bana daha iyi hizmet verebilmek için yapıyor. Bu uyarıyı okuduğumda Benetton'da yaptığım sorgulamayı yapmıyorum. Çünkü bana (doğru veya yanlış) nedenini sunmuştu. Hemde nedene benim menfaatimi koyarak. Diğerlerinin uyarılarını okuduğumda kendilerini zorda bırakmamak için yapılan bir uygulama düşüncesine kapılırken, Bernardo'da sebebinin belki aynı olmasına rağmen, beni zor durumda bırakmamak için yapıldığı düşüncesine kapılıyorum.

Uygulamanın doğruluğu yanlışlığı bir yana, ne olursa olsun, Bernardo sadece bu yazıdaki hitap şekliyle bende bir sempati oluşturdu. Yalnız olmadığımı da düşündüğümde ufak bir hitap şeklinin ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor.

16 Mayıs 2008 Cuma

Bir Marka, Bir Algı

Günümüzde markaların başarılı olmasının birincil yollarında biri, tüketici zihinlerinde olumlu ve markanın amaçladığı şekilde algılanmaktır. Bazende markanın tahmin etmediği, kendini konumlandırmadığı şekilde de algılanabilir. Bu durum markayı başarısızlığa götürebileceği gibi, mevcut konumlandırmasında ısrar etmeyip, tüketici zihnindeki konumlandırmaya yöneldiği takdirde beklediğinden de fazla bir başarı yakalayabilir.

Bir markanın değeri, tüketicinin algıladığı kadardır. Markalarda bunun bilince ile stratejilerini açıkca konumlandırma üzerine kuruyorlar.

Seth Godin'in bloguna göz atarken marka algısıyla ilgili farklı bir örneğe rastladım. http://www.brandtags.net/ adlı siteye giriyorsunuz ve karşınıza bir marka logosu çıkıyor. Sizden bu markayla ilgili aklınıza ilk geleni yazmanız isteniyor. Her bir markaya aklınıza geleni yazdıkca diğer markalar ardı ardına ilerliyor. Tüm markaların nasıl algılandığını en çok algılanışından en azına görebiliyorsunuz. Bir markaya yazılan kelimelerin aynıları arttıkça o kelime gittikçe büyüyor. Bu eğlenceli uygulamayı anlamanın en iyi yolu sayfayı ziyaret edip, denemek.

Tüketici algısının çok önemli olduğu günümüzde marka yöneticilerinin de bu siteyi ziyaret ettiklerini düşünüyorum. Bu fikrin Türkiye'de de Türkiye'de faaliyet gösteren yerel ve uluslararası markalar için gerçekleştirmesi güzel olur.

15 Mayıs 2008 Perşembe

2008 Blog Ödülleri Sonuçlandı: Ancak süreç biraz sancılı

Bloglama tarafından bu sene ilk kez düzenlenen 2008 blog ödülleri adı altında Türkiye'nin 10 kategoride en iyi bloglarının seçildiği yarışma sonuçlandı. Bu yarışmayla ilgili süreç öncesinde de bir yazı yazmıştım. Desteklediğim bir organizasyondu ve blogların son yıllarındaki hızlı gelişimiyle birlikte eninde sonunda gerçekleştirilecek bir yarışmaydı. Bunu ilk değerlendiren bloglama oldu.
İlk olmasından dolayı bazı aksaklıkların olduğu bir süreç yaşandı. Sponsorlar ve verdikleri ödüller, oylama sürecinin başlama bitiş tarihleri, aday olma şartları gibi. Ancak esas dikkatimi çeken organizasyondan son derece memnun olanların yanısıra, çok öfkeli olanlarda var. Açıkcası aday olarak yer almadığım için sürecin biraz dışında kaldım, çok iyi takip etmedim. Beğendiğim adaylara oylarımı verdim ve bazı yeni bloglarla tanışma fırsatımı kullandım. Ardından yapılan konferansa da katılmadım, o yüzden pek fazla yorum yapamıyorum. Memnun kalanların çoğunun yorumlarına blog ödüllerinin sayfasından ulaşabilirsiniz. Yine burada da eleştirilerini dile getirenler olmuş. Son derece öfkeli, kızgın olanlarda var. phpBB Live'de de bu ağır eleştirileri görebilirsiniz. ferhatonair'ın tepkisi ile ilgili 2 yorum da aldım ancak bu yorumların "My foot print ve kiva" adlı yazıma yapılmasından dolayı yayınlamadım. Açıkcası bu tartışmaların uzağında kalmayı tercih ediyorum, çünkü ciddi anlamda süreçin işleyişi ile ilgili bir bilgim yok.

Benim yapabileceğim değerlendirmeler: baştada bahsettiğim gibi sanırım ilk olmasından kaynaklanan sıkıntılar ve özellikle ödüllerin yetersizliği. Bence bu ödüller verileceğine hiç verilmemesi daha da güzel olabilirdi. Özellikle microsoft,vestel ve mediacat gibi markaların bu denli zayıf ödüller vermesi beni şaşırttı. Tabii anlaşmaların ne şekilde olduğunu, bu ödüllerin sorumluluğunu kimin taşıdığını bilmiyorum. Önceki yazımda da belirttiğim gibi zaten buradaki en önemli ödül "Türkiye'nin en iyi blogu" unvanını almak ve bilinirliğini artırmaktı. Bu yüzden bu ödüller verilmese belki daha iyi olabilirdi. Diğer bir açıdan söyleyebileceğim; düşüncenin güzel olduğu ve devamlılığının olması gerektiği. Önümüzdeki senelerde de bu organizasyonun/organizasyonların devam etmesi gerektiği kanaatindeyim. Yıllar geçtikçe de çok daha profesyonel olacağına eminim. Ayrıca mutlaka alternetif yarışmalarda çıkacaktır.

Tartışmalı, biraz sancılı geçen süreç sonunda, kazananları tebrik ediyorum. Tüm düşüncelerin de ortak noktada buluşmasını temenni ediyorum.

14 Mayıs 2008 Çarşamba

"My Foot Print" ve "Kiva"

En hızlı gelişme gösteren, son zamanların üstünde en çok tartışılan, günümüzün en önemli sorunlarından birine çözüm arayan "Yeşil Pazarlama" konusunda John Grant'ın Yeşil Pazarlama Manifestosu(MediaCat,2008)"nu okurken bireysel olarak sürdürülebilir bir Dünya için yapabileceklerimiz konusunda iki yeni siteyle tanıştım. Bunlardan ilki http://www.myfootprint.org/

My foot print'te kişisel olarak küresel ısınma ve paralelinde sürüdürülebilir bir yaşam, tüketim için hangi konumda olduğunuzu görüyorsunuz ve neler yapabilecekleriniz konusunda fikir sahibi oluyorsunuz. Yaşadığımız ülke ortalaması ile de karşılaştırma olanağı sunarak, ortalama üstündeysek utanmamızı, ortalama altında isek sevinmemizi sağlıyor. Tabii sonuç ne olursa olsun yeşillenmeye devam etmek veya farkında değilsek bilnçlenip yeşillenmeye başlamak gerek. Bende burdaki testi uyguladım ve şu anki yaşam tarzımla, herkesin benim gibi yaşadığı düşünüldüğünde Dünya'nın 0.93'üne ihtiyacımız var. Bence mutlaka sizde girip kendinizi ölçün.

Kitap sayesinde tanıştığım bir diğer site: http://www.kiva.org/ Bu siteyi hem kitapta hem de sitenin kendisindeki tanımlama ile aktarmak en iyisi olacaktır: "Kiva.org, bireylerin gelişmekte olan ülkelerdeki düşük gelirli girişimcilere 25 dolarlık krediler vermesine(mikrofinans) olanak sağlar. Bu şekilde, sizin gibi bireyler, yoksullara düşük maliyetli işletme sermayesi sağlayarak onların yoksulluktan kurtulup geçimlerini sağlamasına destek olur."(Grant;s.30) Siteye girdiğinizde de burada düşük gelirlilerin hikayelerini görebiliyorsunuz ve sizde hemen bir destekde bulunabiliyorsunuz. Verdiğiniz destekle ilgili de size sürekli bilgi aktarılıyor. Çeşitli kuruluşlarlada ortak çalışmaları var.

Çok beğendiğim bu iki siteyi burdan tavsiye etmek istedim. Ayrıntılar için siteleri ziyaret edin ve bence bir de John Grant'ın Yeşil Pazarlama Manifestosu kitabını alın. Artık görmezden gelemeyeceğimiz sürdürülebilirlik ve yeşil pazarlamayla ilgili(ve paralelindeki, adil ticaret, yeni pazarlama vb..) bilincinizi de bu kitapla biraz daha geliştirebilirsiniz.