Bu Blogda Ara

8 Nisan 2010 Perşembe

İkinci El BMW

Kuşkusuz birçok reklam türü ve birçok reklam tarzı var. Kurumsal mesaj içerikli, tanıtıcı, marka odaklı, öğretici reklamlar; duygu yüklü, direkt/dolaylı anlatımlı, esprili, sanatsal, tarihsel vurgularla işlenir. Ve daha sayılmayan birçok türde ve birçok anlatımdadır reklamlar. Önceden de birkaç kere bahsettiğim üzere eğlencedir reklamlar.

Kimi reklamlar ise çok farklıdır. Çarpıcıdır. Buram buram yaratıcılık kokar. Paylaşılır da paylaşılır. Kimi yasaklanır, kimi bazı ülkelerde yasalar (ve/veya gelenekler) gereği zaten hazırlanırken yasak olması nedeniyle o ülkede yayınlanmayacağı bilinir. Ama onlar yine de en çok kitleye ulaşanlar, unutulmayanlardır. Bloğumdaki ilk paylaşımlarından biri bu reklamlardandı ve Porsche'a aitti. Şimdi yine bunlardan birini paylaşmak istedim. Yine bir otomobil markası: "BMW" karşımızda. İkinci el arabalarına yönelik aşağıdaki reklamları, sizce nasıl?





25 Mart 2010 Perşembe

Cafés Richard Özsüt'te, Özsüt Kahve Sektöründe...

40 yıllık hatırı olan Türk Kahvesi ile sınırlı kahve kültürümüz, kuşkusuz uluslar arası ekonomik serbestleşme ardından zenginleşmeye başladı. Özellikle son yıllarda ülkemizde kahve tüketimi ve alışkanlığı konusunda önemli bir ivme yaşandı: Ofislerde çalışanların, kafa dinlemek üzere cafelerde soluklananların, komşu ziyaretlerindeki misafirlerin eşlik edicilerindendir kahveler artık. Yolda yürürken ellerinde kahvelerle seyir halinde insanlara da sıklıkla rastlayabiliyoruz bugünlerde.

Kahvelerin bir de mükemmel tamamlayıcısı vardır: çikolata… Benim gibi kahve düşkünlerinin tamamının bana katılacağını düşünerek, kahvenin yanındaki çikolatanın hazzı bir başka. Kahve sektöründe faaliyet gösteren markaların mağazalarında çikolatayı eksik etmemeleri de bunun en büyük kanıtı aslında. Çikolata/pasta sektöründe faaliyet gösteren markaların da kahveyi göz ardı etmesi düşünülmemeli tabi.

İşte bu kapsamda uzun süredir kahve sektörüne giriş çabasında olan Özsüt, Fransa’nın en büyük kahve üreticisi Cafés Richard ile iş birliğine gitti. Bu mükemmel buluşmanın en iyi ifadesini Özsüt’ün basın bülteninden bir kısımla paylaşalım:

Özsüt’ün misafirlerine sunduğu seçeneklerin arasına yepyeni kahve lezzetleri eklendi. Fransa’nın en büyük kahve üreticisi Cafés Richard ile işbirliği gerçekleştiren Özsüt, Türk damak tadına uygun yepyeni kahve harmanları geliştirerek tüm şubelerinde sunmaya başladı. Arabica kahve çekirdekleriyle hazırlanan özel Perle Noire kahvesi ve Türkiye’ye ilk defa Özsüt tarafından getirilen portakal, fındık ve vanilya aromalı espresso’lar kahve severleri benzersiz bir lezzet yolculuğuna çıkarıyor. Özel olarak hazırlanan sunum ve süslemelere sahip sıcak-soğuk kahve kokteylleri de Özsüt’ün ayrıcalıklı kahve menüsünde yer alan en seçkin alternatifler arasında bulunuyor. Cafés Richard’ın, Özsüt’e özel olarak hazırladığı kahveler, Özsüt’ün özel pasta çeşitleriyle damaklarda eşsiz bir tat bırakıyor.

23 Mart 2010’da İstanbul’da gerçekleştirilen basın toplasında Cafés Richard’ın Yöneticisi Arnaud Richard, Cafés Richard’ın Kalite ve Ürün Geliştirme Yöneticisi Michael McCauley ve Özsüt Genel Müdürü Yıldırım Çullu yer aldı. Çullu; kahve menülerinin kafe konseptlerini bütünlediğini ifade edip, yılsonuna kadar 10 ton kahve satışının planlandığını belirtti. Söz konusu yeni girişim ile birlikte de Özsüt’ün 2009 yılındaki 35 milyon TL’lik cirosunda %60’lık bir ciro artışı bekleniyor. 1938 yılında İzmir Kemeraltı’ndaki mağazası ile yola çıkan ve ilk şubesini 1991’de açan Özsüt’ün günümüzde ulaştığı 155 şubeli başarısı katlanıp devam edecek anlaşılan.

Özsüt’ün Cafés Richard gibi bir markayla yeni çıktığı bu yolda başarılı olacağına inancım tam. İlk fırsatta da Özsüt’te bu deneyimi yaşamak eminim leziz olacak.

7 Mart 2010 Pazar

İçenbilir: Hacının Şalgamı

Pazarlama kuşkusuz eğlenceli bir alan, uğraş, bilim, birim... Güncelliği, günü takibi, teoriden ziyade pratiği takibi, yaratıcılığı vs. pazarlamayı eğlenceli kılan yanlar. Ancak pazarlama ve iletişimin birleştiği noktada yer alan alanların başında gelen reklamlar bu eğlencenin en keyifli yerlerinden biri. İnsanların en çok izlediği, en çok paylaştığı görsellerdir reklamlar. Kısa süre içerisine sığdırılan bu görseller çok çeşitlilik göstermekle birlikte mizah ağırlıklılarının yeri bir ayrı bende...

Bilinçli mizah içeren reklamların yanı sıra da, mizahı vurgulamak istemeyenlerin istemeden mizah yaptıkları reklam bambaşka. Bu duruma genelde nostaljik reklamları izlediğimizde rastlıyoruz. O dönemler için apayrı bir yeri olsa da, yıllar sonra izlendiğinde çok keyif veren reklamlar. Veya yerelin yereli reklamlarda yaşıyoruz bu keyfi. Nispeten kısıtlı imkanlarla çekilen bu reklamlarda aşağıdaki örnekde olduğu gibi karın ağrısı çekmenize sebep olabilecek güzelliklere rastlamanız kuvvetle muhtemel. Bu sever bloğumda "Hacının Şalgamı"na yer ayırarak biraz keyiflenelim istedim. Bu arada slogan da (markanın bütünü olması da muhtemel) muhteşem: İçenbilir Hacının Şalgamı... Tekrar tekrar iyi seyirler:

28 Şubat 2010 Pazar

90 Dakikalık Endüstri

Futbola olan ilgim ve sevgim nedeniyle sevdiğim bir diğer uğraşım pazarlamayla ikisini zaman zaman bir araya getiren gözlemlerim oluyor. Aslında ağırlıklı bir kesim tarafından farkında olunabilmekle birlikte, futbol endüstrisinin neden bu denli büyük bir hacme sahip olduğunu kısa bir deneyimle paylaşmak istedim.

20 Aralık 2009 akşamı saat 18:00 civarı; 20:00’da başlayacak olan Trabzonspor-Fenerbahçe maçını izlerken atıştırmak üzere birkaç çerez yanında içmek içinde bir şeyler aldım. Eve geldim ve LİG TV’nin başına geçtiğimde kardeşim aradı ve maçı izlemek istediğini ama rahatsız olduğu için dışarı çıkamadığını söyledi. Digitürk’ün LİG TV izleme şansı veren alternatif kanalı WEB TV aklıma geldi ve internetten maçı izleyebilmesi için digiturkwebtv’den maçı satın aldım onun için. Maçın başlamasını beklerken maç öncesi gelişmeleri incelemek üzere sabah aldığım fanatik gazetesine göz attım.

Yukarıdaki kısa pasaj içerisinde; LİG TV, çerez, içecek, WEB TV ve gazete için yapılan harcamalar var. Hepsi 90 dakikalık bir etkinlik için. Elbette bunlar dışında geniş kapsamda birçok harcama daha var. Maç için stada gidenler; bilet harcamasına, oraya olan ulaşımları için bir bedele, oradaki yeme ihtiyaçları için ayrı bir bedele ve statta kendileri ifade etmek için taraftar ürünlerine yönelik bir bedele katlanıyorlar. Evinde LİG TV izleme şansı olmayan veya topluluk içerisinde maç izlemek isteyenler ise gittikleri cafelerde, kahvehanelerde bedeller ödüyorlar. Yalnızca o güne has olan bu harcamalar dışarısında belirli zaman dilimlerinde taraftarı olunan takımlar için çeşitli harcamalar yapılıyor.

Devamını Okumak İçin TIKLAYIN...

26 Aralık 2009 Cumartesi

Interbrand'dan 2009 Mesajı: Güle Güle Yakın Çağ, Hoş Geldin İnternet Çağı...

21 Eylül 2008 tarihinde yayınladığım yazımda Interbrand’ın 2008 en değerli markalar listesiyle ilgili kısa bir değerlendirmede bulunmuştum. 2009 yılı en değerli markalar verileri yine interbrand’ın kendi sitesinde ayrıntılı olarak yer alıyor. 2009 yılı sonuçlarıyla ilgili aşağıda iki ayrı veriyi ön plana çıkardım. Bir inceleyelim;

2009’da en çok değer kaybeden 5 marka

1- UBS – Değer Kaybı: (-)%50 / 2009 sırası: 72 / 2008 sırası: 41

2- Citi – Değer Kaybı: (-)%49 / 2009 sırası: 36 / 2008 sırası:19

3- Harley Davidson – Değer Kaybı: (-)%43 / 2009 sırası: 73 / 2008 sırası: 50

4- American Express – Değer Kaybı: (-)%32 / 2009 sırası: 22 / 2008 sırası: 15

5- Morgan Stanley – Değer Kaybı: (-)%26 / 2009 sırası: 57 / 2008 sırası: 42

Görüldüğü gibi 2009’un en çok değer kaybeden 5 markasından 4’ü finans sektöründen. Ayrıca 6. Sırada da %20’lik değer kaybı ile HSBC’nin yer aldığını belirtmekte fayda var. Kuşkusuz güncel global finans krizi ortamında bu sonuca şaşırmamak gerek. Ama bu gerçek içerisinde Harley Davidson’ın marka değer kaybı çok daha önemli ve beklide içlerinde en başarısız kabul edilebilecek olanı. Çünkü finansçıların çok daha geçerli mazeretleri var.

2009’da değerini en çok artıran 5 marka

1- Google – Değer Artışı: %25 / 2009 sırası: 7 / 2008 sırası: 10

2- Amazon.com – Değer Artışı: %22 / 2009 sırası: 43 / 2008 sırası: 58

3- ZARA – Değer Artışı: %14 / 2009 sırası: 50 / 2008 sırası: 62

4- Apple – Değer Artışı: %12 / 2009 sırası: 20 / 2008 sırası: 24

5- H&M – Değer Artışı: %11 / 2009 sırası: 21 / 2008 sırası: 22

İşte değerini en çok artıranlar… Zirvede iki internet servisi var, 3 ila 5 de ise konfeksiyon. Araya giren ise Apple. Yakın çağ bitti ise yaşasın internet çağı. Zaman şıkır şıkır giyinip, bilgisayar başına geçme vakti.

2009’da listeye ilk kez giren ilk 5 marka

1- Lancome – 2009 Sırası: 91

2- Burger King – 2009 Sırası: 93

3- Adobe – 2009 Sırası: 95

4- PUMA – 2009 Sırası: 97

5- Burberry – 2009 Sırası: 98

Bu listede sektörel bir yoğunlaşma görülmüyor ancak Mc Donald’s ın arada halen uçurum olmasına rağmen rahatsız olduğuna eminim. Ayrıca Lancome ve Burberry, bir üst listedeki ZARA ve H&M ile birlikte her ne kadar kısmen erkeklere de hizmet veren markalar olsalar da, kadınların markalar üzerindeki artan güçlerinin küçük bir göstergesi.

Interbrand listesinin yanında bu linke tıklayarak Milwardbrown’un 2009 listesine de göz atın bence. Değerini %85 artıran amazon.com gibi Interbrand listesi ile paralelliklerde var, (-)%1 değer düşüşü görülen ZARA gibi tezatlarda. Bu ayrımı iyi anlayabilmek için ise değer ölçüm kriterlerini incelemenizi öneririm. Milwardbrown listesini inceleme heyecanınıza artırmak için iki veri vermekte fayda var; en çok değer kaybeden iki marka; 1- ING(-%55), 2- Bank Of America(-%53) / değerini en çok artıran 2 marka; 1- China Merchants Bank(%168), 2- Blackberry(%100)

2 Kasım 2009 Pazartesi

Satın Almama Günü - Buy Nothing Day

Pazarlamanın, pazarlamacıların çok sevdiği önemli gün ve haftalar vardır; bayramlar, anneler günü, sevgililer günü, yılbaşı gibi… Çünkü bu günlerde tüketim ve dolayısıyla alış-veriş hacmi normal günlere oranla önemli ölçüde artar. Pazarlamacılar da bu günlerde özel ve farklı çalışmalar yaparlar. Hatta önemli bir çoğunluk bu günlerden birçoğunun pazarlamacıların icadı, tuzağı odlunu iddia eder.

Kuşkusuz pazarlamacıların bu günleri sevmesi ve bu günler için özel hareket etmesi yadırganmamalı. Sonuçta yapmaları gerekeni yapıyorlar. Peki, aksi olabileceğini düşündünüz mü? İşi reklam sektörünün göbeğinde, reklam hazırlamak olan birinin insanları tüketmemeleri, alışverişlerini kısıtlamasını istediğini!

İşinde son derece başarılı olan reklamcı Kanadalı Ted Dave’in yaptığı tam da buydu. Birçok alışverişin (özellikle reklam sektöründe çalışması nedeniyle) insanların başkaları tarafından yönlendirilmesi nedeniyle kaynaklandığı inancını güçlendiren Dave, insanların ihtiyaçları dışında çok fazla alışveriş yaptığını ve bunun alışkanlığı da aşarak bağımlılık haline geldiğini ifade ediyor. Bu saatten sonra da Dave, insanların alışveriş yapması için değil, alışveriş yapmamaları için çalışmaya başlıyor. Bu bağlamda 1992 yılında Dave’in önderliğinde “Satın Almama Günü – Buy Nothing Day” kutlanmaya başlıyor. Bu gün ise Kasım ayının son Cumartesi günü olarak belirleniyor. Bu nedenle her sene Kasım ayının 24 ila 29 arasındaki günlerden birine denk gelen satın almama gününün Kasım’ın son Cumartesi olarak belirlenmesinin nedeni ise, Amerika ve Kanada’da bu günün tüketimin hat safhalarda olan Kara Cuma (Black Friday) Gününün sonrası olması.

Satın Almama Günü’nün uygulaması bir gün boyunca(24 saat) hiçbir şey almamak olmakla birlikte temel amacı çılgın tüketime dikkat çekerek, alışverişin ihtiyaçlar dışına çok fazla taşınmaması gerekliliğine vurgu yapmak ve de tüketicinin gücünü piyasa liderlerine göstermektir. Gerçekten kabaca bir hesap yapıldığında günümüzde yirmi trilyon dolar civarında olan yıllık ticaret hacmi, günlük ortalama elli dört milyar dolarlık bir ticaret hacmi demektir. Satın Almama Günü’nün tüm Dünya tüketicileri tarafından benimsendiğini düşünün; patronlara ciddi bir uyarı olacağı kesin.

Elbette temel ihtiyaçlar dışında alışveriş yapılmaması gerektiğini savunmuyorum. Günümüzde tüketiciler hazsal güdüler ile de (hedonik ihtiyaçları ile de) hareket edecek ve bu ihtiyaçlarını da karşılayacaktır. Gelişimin, büyümenin gerekliliğidir bu; 1920 ile 2009’un aynı yaşanmamasının nedenidir. Ancak, özellikle halen etkilerini derinden hissettiğimiz küresel mali krizi düşündüğümüzde; ve bu krizin temellerinde çılgın tüketimin önemli bir etkisinin olduğunu kabul ettiğimiz de Ted Dave’e hak vermemek elde değil. Bir ülkenin refah seviyesi göstergelerinin en önemlilerinden olan gelir dağılımının adil paylaşımı için - bireyler arasında gelir bakımından uçurumların olmaması için - mevcut tüketim alışkanlıklarımızda biraz dizginlemeye gitme gerekliliği de aşikâr. Şu an krizle birlikte piyasalar kendini yenileme aşamasındalar(sermaye kendini yeniliyor) ve bu yenileme ardından tüketim alışkanlıklarımızı, elbette hazsal ihtiyaçlarımızı da belirli ölçüde karşılamaya devam ederek yeniden gözden geçirmekte ve bir miktar kısıtlamakta fayda var. Gelir dağılımından bahsetmeme neden olan noktada da; özellikle üst gelir grubu tüketicilerine burada daha büyük bir görev düşüyor ve kriz ortamından çıkış çabalarındaki görülen mevcut tavsiyelerinin kendi refah seviyelerini korumaya yönelik olmasının yanı sıra biraz daha toplumsal faydayı içermesi gerektiğini düşünüyorum.

Çıkış noktamızla konuyu tamamlamak gerekirse; Türkiye’de de Tüketiciler Birliği önderliğinde kutlanan Satın Almama Günü bu sene 26 Kasım’a denk geliyor. Belki tüm ülke olarak 26 Kasım’da alışveriş yapmamayı başaramayız ancak bu sene (özellikle güncel global krizin de bilinci ile) Satın Almama Günü diye bir günün de olduğu konusundaki farkındalığımızı artırabiliriz, gösterebiliriz.

Not: Satın Almama Günü’nün doğuşu, gelişimi ve örnek uygulamaları ile ilgili daha fazla merakı olanlar için; http://www.tuketiciler.org/sag/sag.asp

28 Ekim 2009 Çarşamba

DEVAM...


Bir yılı aşkın süredir sizlerle genellikle önce medyaalternatif.com'da ardından marketman-onair'de buluştum. İnternet medyasına alternatif olarak doğan medyaalternatifin (kalıcı mı - geçici mi oluşu henüz net olmamakla birlikte) yayına ara vermesi nedeniyle yolumuza şimdilik yine sadece marketman'den devam ediyoruz... Medyaalternatifte yer alan tüm geçmiş yazıların tam metinlerine medyaalternatif arşivi yanı sıra marketman-onair'dan da ulaşabilirsiniz. Bilgilerinize..

SPORCELL PAZARLAMA

Sanırım önceki yazılarımdan birinde daha belirtmiştim: Türkiye’deki en büyük rekabetlerden birini gsm operatörleri arasında yaşanan rekabet oluşturuyor. Bu rekabetin ağırlıklı boyutu son zamanlarda 3G yönünde cereyan etse de, ayrı bir boyutu ülkemizin büyük spor kulüplerinin yarattığı gsm operatörleri boyutunda. Bu noktada bahsedilebilecek ve/veya incelenebilecek birçok yönü olmakla birlikte, operasyon boyutu tek bir ana operatör(AveA) alt yapısında toplanan yeni hatları biraz daha spor pazarlaması ağırlığında incelemek istedim.

Spor pazarlaması en yalın şekliyle; spor ürün ve hizmetlerinin pazarlanması tanımını içereceği gibi diğer ürün ve hizmetlerin pazarlanmasına sporu dahil etmeyi de içerir. Kuşkusuz tüm Dünya’da spor, her ülkenin bağımlılık boyutu ile ayrıştığı ağırlıklı dallarına göre pazarlamanın en önemli araçlarından biri olmuştur. Özellikle sponsorluk tarafında en büyük kaynakların aktarıldığı alandır. Benzer şekilde reklamlarda ve diğer tutundurma araçlarında bir numaralı başvuru aracıdır. Dünyanın en büyük ekonomilerinden birini spor ekonomisinin oluşturduğunu ve tüketicilerin spora olan ilgisini düşündüğümüzde de bu durumun nedeni çok daha açık bir şekilde ortaya konuyor.

Ülkemizde ise bir numaralı spor dalının futbol olduğu ve futbolunda dört büyük kulübümüz etrafında döndüğü aşikâr. Gelişen piyasalarla birlikte futbol kulüplerimizde çağa ayak uydurarak kendi piyasalarını büyütme çabasındalar. Tesisleşme boyutunda atılan ilk adımlar, profesyonel yönetim arayışları ile süreci devam ettirdi. Sonrasında, yeni taraftar ürünleri, daha büyük sponsorluk anlaşmaları, taraftar storelar, çeşitli organizasyonlar, yayın anlaşmaları daha büyük bir ekonomiyi doğurdu. Büyüyen ekonomi ve artan rekabet ortamında da kulüpler her geçen gün yeni bir stratejinin, yeni bir ürünün peşinde… Hedef; sahip oldukları kitlelere daha çok ulaşabilmek ve bu ulaşılmışlığı da ekonomiye dönüştürebilmek. İşte bu sürecin son ayağı GSM operatörleri. Fenerbahçe’nin Fenercell’i ile başlayan süreç, Galatasaray’ın GSMobile’i ile devam etti ve en son Trabzonspor’un Trabzoncell’i bu sürece dahil oldu.

Bu üç operatör arasındaki rekabet aslında normal piyasa rekabetinden oldukça farklı. Farklılığın en büyük noktası da tam anlamıyla birbirleriyle rekabet etmiyor olmaları. Hedef kitleleri tamamen birbirinden bağımsız. Bu yeni oluşumdaki rekabetlerinin boyutu yalnızca potansiyellerini hangi oranda gerçeğe dönüştürebilecekleri ve kimin daha çok operatöre sahip olacağı. Ha bir de tabi, her ne kadar aynı hedef kitleye hitap etmeseler de birbirlerini rekabet aracı olarak kullanıyorlar: “Kim takımına daha çok sahip çıkıyor?” yönlendirmesi ile.

Peki kulüplerimiz yeni ürünlerinin tutundurma kampanyalarını nasıl yönetiyorlar? Operasyonel boyutunu yöneten aynı servis sağlayıcı olduğu için açıkçası ürünler arasında farklılıklar yok. Farklılıklar sunuşlarda… Fenercell reklamı sahada telefonla paslaşan oyuncuları içeriyordu. Taraftarları için keyifli bir reklam olmakla birlikte, taraftara sunulan bir fayda ifade etmemesi, yalnızca aidiyet duygusu üzerine konumlanması ve belki en önemlisi reklam kampanyasında taraftarını uygulama dışı tutması bence önemli eksikleri. Şimdiler de 6-0 tarifesi ile taraftarlarına göz kırpıyorlar. Taraftarının hoşuna gideceği kesin. GSMobile reklamı taraftarının sevgilisi Arda Turan üzerine kurulmuş ve buram buram duygusallık kokan bir reklam. Taraftarı harekete geçirici gücü olduğu kesin; Arda’nın hayat hikayesi ve çabalarının ardından taraftarına “seninde yapabileceklerin var” mesajını iletiyor GSMobile ancak açıkcası GSMobile’de taraftarı biraz dışarıda bırakmış gibi. Fenercell’de de GSMobile’de de taraftarı çok hissedemiyorsunuz. Trabzoncell ise bu iki uygulamanın tam tersini hayata geçiriyor; kampanyanın içerisinde, baş rolünde taraftar var. Reklamlar oldukça eğlenceli ve futbolcularda bu eğlenceye dahil olmuş. Ayrıca “hattıni bil” ile çok akıllı bir adım atılmış. Her sportif başarı ve pek tabi başarısızlık durumunda kullanılması muhtemel bir sloganla Trabzoncell hatırlanabilirliğini de garanti altına almışlar. Ürünün taraftara aidiyet dışındaki artılarını kesin çizgilerle vurgulayamayışı ise diğer kulüp operatörleri gibi Trabzoncell’in de eksiği bence.

Burada tüm spor pazarlaması için değişmez bir gerçek daha var; sportif başarı ile ekonomik başarının paralel oluşu. Özellikle ülkemizdeki taraftar profili ve spor bilincinin başarı ve başarısızlıkla büyük bir bağının bulunması bu gerçeğin dozunu da artırıyor.

Şimdilik üç kulübümüz arasındaki bu farklı rekabette kimin hedeflerine daha çok ve daha çabuk ulaşabileceği net değil. Elbette taraftar sayıları belli bir potansiyeli ortaya koyuyor ancak bu noktada mevcut potansiyeli harekete geçirmek de, daha doğrusu hedef kitlelerinin bağlılığı ve bu bağlılıklarını ekonomik boyuta taşıma konusunda taraftar sayılarının doğru tahminler yapmak için yeterli olmadığını düşünüyorum. Umarım hepsi hedefledikleri başarıya ulaşırlar ancak pazarlamasal bakışla ve süreci yönetiş şekliyle hedeflerine en yakın operatörü Trabzoncell olarak görüyorum.

24 Eylül 2009 Perşembe

Saatsiz Ülke

Zaman zaman bloğumdan beğendiğim kitapları tavsiye ederim; gerek bir konunun içinde gerek se direkt tavsiye ile. Uzun zamandır böyle bir tavsiyede bulunmadığımı farkettim. (Belki son zamanlarda eskisi kadar okuyamamanın da getitdiği bir sonuç olabilir!!!)

Şiddetle tavsiye ettiğim kitaplardan biri de Zamanya'ydı hatırlarsanız. Geçenlerde Zamanya'nın devam serisi olan Saatsiz Ülke'yi okuma fırsatı buldum. Ekşi sözlükte hem fikir olunan nokta olan "ne ara başladım ne ara bitti" özetli akıcılığı kitabın mükemmelliğinin en iyi göstergesi. Kendinizi olayların içinde buluyorsunuz ve anı yaşadığınızı hissediyorsunuz. Hatta belki benim gibi kitabın kahramanlarından birine bile bürünebilirsiniz. Keyifli vakit geçirmek istiyorsanız şiddetle tavsiye ediyorum. Zamanya'yı okumuş olanların kaçırdığını zaten düşünmüyorum ama Saatsiz Ülke'yi okuyanlarında Zamanya'ya geri döneceğine eminim. Hatta benden Saatsiz Ülke okur adaylarına bir tavsiye: Önce Zamanya'nın sonra Saatsiz Ülke'nin keyfine bakın...

"Twilight" çılgınlarının serinin yarıda kalan 5. kitabının peşinde olduğu şu günlerde Zamanya çılgınları olarak serinin 3. kitabını bekleyenler olarak biz de hiç az değiliz. :) Bu arada biraz daha bilgi alabilmek için Saatsiz Ülke'yi sanal alemde de bir ziyaret edin isterseniz...

7 Eylül 2009 Pazartesi

Ramazan Fırsat(çılık)ı

Her sene Ramazan ayı yaklaştığında görsel ve yazılı basının ilk sıradaki haberleriyle birlikte, halkın da bir numaralı gündemlerinden biri “Ramazan Fırsatçılığı”dır.

Ramazan ayı geldiğinde gıda maddeleri fiyatlarında hareketlilik başlar. Esnaf, halkın değişmez ihtiyaç maddelerine zam üstüne zam yapar! Medyası, kamu kurumları, halkı ayaklanıverir hemen. Bu kuralın işlemediği bir Ramazan arifesi dönemini ben hatırlamıyorum. Değişmez bir işleyiştir. Esnaf fırsatçılık yapar, olan gariban halka olur.
Kuşkusuz vazgeçilemez tüketim alışkanlığı yeme-içme ihtiyacını giderici olanıdır. Peki, toplumun bu ihtiyacını giderirken katlandığı maliyet, daha doğrusu katlanmak zorunda olduğu bu maliyeti karşılamasındaki zorluğun tek sorumlusu gerçekten esnaf mıdır? Genel ekonomik yapı, genel alım gücü gibi değişkenler sorunsuzdur da bir tek esnafın fırsatçılığı mıdır toplumu zorlayan. Daha da vurgulamak istersek 11 ay bu toplum sorunsuz tüm ihtiyaçlarını karşılar da Ramazan yaklaştığı zaman mı zorlanır?

Çok fazla derin düşünmeye de gerek yok; talep ile fiyat arasındaki ilişkiyi uzun uzun anlatmaya da. Tüm Dünya’da olduğu gibi ülkemizdeki piyasalar da arz-talep üzerine kuruludur ve talebi artan ürünün(snop değilse) fiyatının artacağı kesindir. Kültürümüz ve inancımız doğrultusunda yılın belirli bir dönemi alışkanlıklarımız paralelinde bazı gıda maddelerine yönelik talebimiz artıyorsa, bırakın fiyatı da artsın. Özellikle kriz kriz diye kendimizi yediğimiz bir süreçte piyasada bir hareketlilik oluyorsa, bırakalım da biraz canlansın piyasalar.

Ramazan ayı piyasadakilere bir fırsat sunuyor ve bu fırsat değerlendiriliyor. Tüm piyasalarda işleyen süreç burada da işliyor. Elbette yine her piyasada olduğu gibi bu dengeyi etik boyutlar, kural dışı sınırlar dışına taşıyanlar var. Stok yaparak spekülatif kazanç peşinde koşanları bahsettiğim tüm işleyiş dışında tutuyorum. Diğer piyasalardaki spekülatörlere duyarsız kalıp, oradaki sınır dışı işleyişleri fark edemeyip, her Ramazan döneminde bazı spekülatörler yüzünden tüm esnafa da vurmayalım. Hem de bunu vicdan-vicdansızlık boyutuna taşımayalım. Biraz daha duygudaşlık(empati) yapmakta, biraz daha gerçekçi bakabilmekte fayda var.

İlk girişteki ifadelerime güncel tartışmalar içerisinden bir de örnek verelim: “Ramazan ayında yaş meyve-sebzede fiyat artışı beklenmiyor.” Sebep? Arzında herhangi bir problem yok. Daha açık bir ifadeyle bu sene bolca yaş meyve ve sebzemiz var. Yani talebi rahatça karşılarım diyor piyasa, fiyatı artırmama gerek yok. Tersi durumda da fiyatının artması gerektiğini söyleyecek olan piyasaya kızmamak lazım.

Yazımı da anlatmak istediklerimi tek bir cümlede özetleyen TZOB Başkanı Şemsi Bayraktar’ın ifadeleri ile sonlandırayım: “Halkımızın mağdur edilmemesi için spekülatörlere fırsat verilmemeli, piyasaların canlanması için Ramazan ayını dört gözle bekleyen esnaf zan altında bırakılmamalıdır.”